March 29, 2013
Filmi de çekilen Moneyball kitabının yazarı Michael Lewis, geçen sene
Princeton Üniversitesinde bir
mezuniyet konuşması
vermişti. Tamamını dinlemenizi öneririm, özetle insanların başarılarını
ve geldikleri konumları büyük oranda şanslarına borçlu olduklarını ve
kendilerini başkalarından daha fazla hakka layık görmeden önce bunu bir
düşünmelerini söylüyor.
Şansın etkisini fark etmek için bilinçli bir çaba gerekiyor. Öncelikle egomuz
aldığımız eğitimi, çevremizin katkılarını, toplumdan gördüğümüz desteği
unutup gözümüzü sadece kendi özelliklerimize dikiyor. Sonra da hikaye
anlatmaya olan düşkünlüğümüz, olayları geriye dönük açıklayan, zaman içinde
gelişen taraflı yaşam hikayeleri yazmaya başlıyor.
En büyük çok uluslu şirketlerin yöneticilerine bakın. Yakın zamanlara kadar
bunlar şirketin en alt kademelerinde işe başlayıp otuz sene her kademede
çalıştıktan sonra şirketin başına geliyorlardı. Bugün ise neredeyse
üniversiteden çıkar çıkmaz CEO olarak işe başlayan insanlar var. İşe alım
kriterleri başarıdan yada bilgi birikiminden ziyade okulda kimin
arkadaşı oldukları. Bunu mühendis seçerken yapılan binlerce görüşmeyle
kıyaslayın.
İşin komiği performans değerlendirmelerinde girişim (startup) değerleri
kullanmaları. Girişimciler için şirketi kurduktan üç ila beş yıl içinde
şirketi satmak yada benzeri bir çıkış yapmak normaldir. Kurumsal bir
firmanın yöneticisini de bu kadar kısa zaman aralığında değerlendirirseniz,
adamın yapacağı iş, bol miktarda adam çıkarmak, uzun vadede şirketin
batmasına yol açacak işler yapıp günlük değerleri yüksek göstermek ve
üç yıl sonra bonusunu alıp gitmek olur.
Havadan zengin olan, koskoca şirketleri aptalca kararlarla batıran adamlar,
aldıkları bonus yetmiyormuş gibi bir de tavsiye vermeye kalkıncalar gülünç
oluyor. Başarının sırrı çok çalışmakmış, sabah erkenden işe gelirlermiş,
vb vb. Ortalık, liderlik sırları, falanca kişinin iş kuralları, kariyer yapmanın
on kuralı gibi zırva yazı ve kitaplardan geçilmez hale geldi. Hele kendi
avantajlarını ve yaşam kolaylıklarını unutup, utanmadan ben doğum yaptıktan
sonra bile toplantıya girdim, çalışanlardan da aynı şeyi beklerim gibi mesajlar
verenler işin tadını kaçırıyor.
Sahip olduğumuz her özelliğe bilgiye ve deneyime karşın, dünya üzerinde aynılarına
yada daha iyilerine sahip en az bir milyon kişi var. Medya yalnızca başarılı
(=şanslı) olan azınlığa odaklanarak istatistiksel sapmaya yol açıyor ve palavra hayat
hikayelerine inanılırlık sağlıyor.
Büyük organizmaların bu aptallığı aslında iyi bir şey, doğal gelişime yer açıyor
ve hantallığın ölüp gitmesini sağlıyor. Biz şansın temel faktör olduğu bir
ortamda bundan nasıl faydalanılır ona bakalım.
Olasılık konusunda yazan çağdaş filozoflardan
Nassim Taleb
bize bunun ipuçlarını veriyor. İlk adım, bir şeyin kendisiyle o şeyin bir fonksiyonu
arasındaki farkı kavramak.
Bilmediğimiz faktörler sonucu gerçekleşen olayları altı yüzlü bir zar atışıyla
ifade edelim. Diyelim ki, attığımız zar sonucu gelen rakam kazancımız olacak.
Hilesiz bir zarda beklediğimiz ortalama kazanç (1 + 2 + 3 + 4 + 5 + 6) / 6 = 3.5
olacaktır. Bu, olumlu ve olumsuz faktörler birbirlerini dengelediğinde, yani
%50 başarı elde ettiğimizde elimize geçecek kazançtır.
Şimdi ise kazancımız zarın direk değeri değil bir fonksiyonu olsun. İlk önce
konveks bir fonksiyon olan f(x) = x*x kare fonksiyonuna bakalım. Beklenen
kazancımız (1*1 + 2*2 + 3*3 + 4*4 + 5*5 + 6*6) / 6 = 15.17 olacaktır. Bu
değer zarın kendi beklenen değerinin karesinden daha büyük (3.5*3.5 = 12.25)
bir değer. Böyle bir durumda ortalamanın altında kar etmemiz için faktörlerin
büyük kısmının olumsuz gitmesi gerekecektir.
Eğer konkav bir fonksiyon olan f(x) = kök(x) karekök fonksiyonun seçersek,
beklenen değer bu sefer
(kök(1) + kök(2) + kök(3) + kök(4) + kök(5) + kök(6)) / 6 = 1.80 olur ki,
zarın kendi beklenen değerinin karekökünden (kök(3.5) = 1.87) daha küçük
bir değerdir. Bu durumda ise ortalama kar yapabilmemiz için faktörlerin
büyük kısmının olumlu gitmesine ihtiyacımız var.
Jensen eşitsizliği
adı verilen bu durum, mesela ar-ge projelerinin neden hep geciktiğini bize
açıklıyor. Projenin eksi zamanda (daha başlamadan önce) bitmesi söz konusu
olamayacağına göre, bilinmeyen faktörlerin etkisi konkav (süreyi daha uzatacak
tarafa doğru meyilli) bir fonksiyon. Bu durumda da gecikme olmaması için
planlama aşamasında bu faktörlerin çok büyük bir bölümünü doğru tahmin
etmiş olmak (imkansız bir çaba) gerekiyor.
Taleb'in
Antifragile
kitabı bu yaklaşımın sağlık, günlük yaşam, ekonomi gibi birçok alanda doğru
riskleri almak için nasıl kullanılabileceği üzerine. Biz yine yalnızca
girişimlere odaklanalım.
Ar-ge'nin mutlaka gecikeceğini gördük. Demek ki bunu hesaba katmamız,
kaynakları tüketmeden, planlarda çok geniş zaman aralıkları bırakarak
hareket etmemiz lazım. Paul Graham,
Nasıl Ölmemeli?
yazısında farklı bir noktadan yola çıkarak benzer bir sonuca varıyor.
İşgören minimum ürünle işe başlayıp, yapılmasa da olacak herşeyi sonraya bırakmak
da çok iyi bir strateji. Hem işi basitleştirip bilinmeyenleri azaltıyor, hem de
ürün başarısız olursa çöpe atılacak emeği azaltarak kazanç fonksiyonunu olumlu
yönde büküyor.
Bir girişimin şansını çok fazla arttıramayacağımıza göre, girişim sayısını
arttırarak toplam şansı yükseltebiliriz. Daha incelikli bir strateji birden
fazla girişimi paralel olarak götürmek. Yatırımcılar arasında birbirine rakip
şirketlere eşit oranda yatırım yapmak epey rastlanan bir durum. Rekabeti bir
şirket kazandığında kaybedenlere yatırdığınız ve batan paranız sınırlı iken,
kazanan şirketten kazanacağınız miktarın limiti olmadığı için net bir kazanç
sağlama olasılığı çok yüksek olacaktır. Bu daha çok yatırımcılara uygun bir
strateji gibi de görünse, girişimciler de uygulayabilir.
Okul dönemi boş zaman açısından paralelde bir kaç girişimde bulunmak için ideal.
Bir kaç mobil uygulama yada web sitesi kurmadan mezun olmayın. Okuldan çıkınca
yalnızca girişimlere atılmak yerine, tecrübe kazanılacak ama vakit öldürmeyecek
makul bir iş bulup, bir yandan para birikimi yaparken, bir taraftan da girişimlerde
bulunmak da güzel bir strateji olabilir.
Böyle paralel işler çok yorucu olabiliyor. İnsan beyni de bilgisayar gibi bir
önbelleğe sahip, bir işe başladığımızda yavaş yavaş detaylarla doluyor ve
hızlı çalışmamızı sağlıyor. Hemen başka bir işe geçince detayları unutup baştan
başlıyoruz. Verimliliği düşürmeden paralelliği arttırmak için benim bulduğum
strateji işleri atomik parçalara bölmek ve bir parçayı tamamen bitirmeden bir
sonraki işe geçmemek. Bir sonraki işi ise farklı bir alandan seçerek sıkılmayı
ve yorgunluğu önlemek.
Tabii işin miktarı değil niteliği önemli. O yüzden mutlaka işleri
filtrelemek lazım. Yapmayabileceğiniz hiç bir şeyi yapmayın. Emin değilseniz
yapmayın gitsin. İş hayatımda önüme acil olarak gelen, bir kaç hafta boyunca
ihmal edince de yapılmasına gerek olmadığı anlaşılan bir dolu şey oldu
(neyseki hiç birini yapmamıştım zaten eheh). Gerekli ve doğru işler tekrar
tekrar ortaya çıkıp kendilerini hatırlatır zaten.
Her şeyi tepkisel olarak planlayıp tamamen bitiş tarihleri üzerine yaşamak,
rastlantısal ve keyfi işleri hayatınızdan çıkarıp rastlantılardan etkilenme
fonksiyonunuzu olumlu taraftan daraltan bir diğer hata olur.
Bu konuda söylenecek tartışılacak çok şey var ama bu yazı fazla uzadı, artık başka
yazılara. Rastgele! :)
29 March 2013 @ 05:50 PM
December 18, 2012

Sizce RIM/BlackBerry’nin GitHub depolarında kaç özgür yazılım projesi ve örnek kod parçacığı barındırılıyor? Luca Filigheddu’dan öğrendiğim kadarıyla 75 ayrı depoda, 220′yi aşkın proje ve kütüphane!
RIM/BlackBerry cephesinde özgür yazılıma dair müthiş işler yapılmaya başlandı, Qt geliştirme çatısından Linux için native geliştirme araçlarına dek pek çok alanda son derece ilginç gelişmeler oluyor. Yeni yeni tanışmaya başladığım QNX geliştiricileri için bugüne kadar tanıdığım “en kaliteli ve eğlenceli Unix camiası” diyebilirim.
Dünyanın dört bir yanında düzenlenen BlackBerry 10 Jam, İstanbul’a geliyor. Fırsattan istifade sizler de Luca Filigheddu ve Don Turner ile tanışmak için perşembe günü düzenlenecek olan BlackBerry Developer Jam‘e kaydınızı yaptırın derim!
18 December 2012 @ 12:21 PM
November 22, 2012

Qt dünyasında son çalkalanmaları eminim benim gibi sizler de izliyorsunuzdur. Nokia’nın Qt’ye yatırımları durdurduğu hatta Nokia CEO’su Stephen Elop’un Nokia geliştiricilerine Qt’ye kod katkısında bulunmalarını yasakladığı dedikoduları ortalıklarda dolaşıyordu. Bu epey uzun süren belirsizlik durumu, Nokia’nın Qt’yi Digia’ya devretmesiyle bir miktar durulsa da, Qt’nin geleceğine dair endişeler pek de azalmış değil.
Nokia gibi bir endüstri devinin Qt teknolojilerini terketmesi -ve yerine korkunç MS teknolojilerini koyması- ne kadar akıllıca bir hareket tartışılır ama bence en akıllıca hamleyi RIM/BlackBerry cephesi yaptı. Yeni BlackBerry 10 platformunu Qt teknolojilerinin en büyük destekçisi konumuna oturttular!
BlackBerry 10 platformunda arayüz geliştirme ortamı olarak tamamen Qt, QML (Qt Markup Language) ve C++ tabanlı olan Cascades‘i kullanıyor. Cascades gerçekten güzel bir geliştirme çatısı, gücünü Qt’den ve özgür yazılım araçlarından alıyor. Son bir yıl içinde dünyanın dört bir yanındaki 60′ı aşkın kentte düzenlenen BlackBerry Geliştirici Günleri’nde (Developer Jam) Qt, çok önemli bir yer tutuyor. Buradan güzel bir haber duyurayım hemen: Çok yakında, İstanbul’daki ilk Developer Jam’in duyurusunu, BB10 Türkiye üzerinden yapacağız :).
RIM/BlackBerry cephesinin Cascades, Qt ve açık kaynak tarafında neler yaptığını merak edenlere, aşağıdaki bağlantıları okumalarını tavsiye ederim:
22 November 2012 @ 01:54 PM
November 01, 2012
เลือกสิ่ง พลัดพรากค่ายอะไรงดงาม ปัญหาตรงนี้อยู่ยงมาริครบถ้วนการรั้งขึ้นอวัยวะ ดำเนินรวมหมด พวกในเมืองไทย นั้นลงความว่า ด้วยกัน ด้วยเหตุว่า ของใช้ทั้ง พวกตรงนี้ครอบครองทำนองคลองธรรม เช่นนั้นซื้อหาละกลุ่มใดก็ตามเชี่ยวชาญนำมาเปลืองเข้ากับ ไรตกลงเดี๋ยวนี้ ดิฉันมาสู่ลิ้มพินิจพิเคราะห์เรียงความตรงนี้กีดกันดูกรเพื่อจะคือข้อมูลต่อเติมแห่งการตัดสินใจ เหนือโปรแตงโมชั่นแหล่งแต่ละค่ายจักออกมาสู่อำนวยดิฉันได้มาทัศนะภายในกิจหนีอวัยวะขนันข่าวเครื่องใช้แต่ละข่ายงานเพราะด้วยต่อเรือการตกลงใจในระหว่างตรงนี้กูเคลื่อนที่พินิจตักเตือนต่อกันเป็นผลดีกว่านินทางานซื้อเครื่องเคราละกลุ่มอะไรระวางจักกระทำอำนวยผมคุ้มค่าแด่สมบัติทำเนียบซื้อเคลื่อนที่ นอกเหนือพลัดพรากโปรโมชั่นข้าวของแต่ละกลุ่มระวางณยุคสมัยตรงนี้อีกทั้งมิมีข่าวออกลูกมาหาให้พิจารณาสกัดกั้นเพราะด้วย
สำหรับกลุ่มน้องใหม่ ก็คือว่า นั้น กล้าจักเพรียกได้มาแหวเอี่ยมเกี่ยวกับ iphone 4s เป็นการสมควร ด้วยว่าพึงจะจะเข้ามาริกระทำการท้องตลาด ในที่หนุ่ม เฉพาะ พร้อมด้วยสมมุติเพ่งความสิ่งของข่ายงาน บริเวณพลังประภาษกันและกันเกร่อนั้น ก็ออกจะเป็นเบี้ยล่างพอสถานประมาณเนื่องแต่ ยุคปัจจุบันตรงนั้น iphone 4s ก่อ www.specphone.com/iphone-4s/ บนบานคลื่นกระแสความถี่ ซึ่ง หรือไม่ เปล่าเป็นได้ใช้ ของใช้ ได้รับ เฉพาะ ก็ลงมากู้ยืมสภาพการณ์จ่ายได้รับเสนาะ เป็นได้รองรับ ณ เพราะ แต่กระนั้นเช่นกันเหตุเขตความถี่ ของ ตรงนั้นอีกต่างหากไมเชี่ยวชาญกินแห่งริมนำพานิชย์ได้ นฤมิตให้การลามข่ายงาน ของใช้ แล้วก็มิรุดหน้าจัดมาก สัมผัสเผ้าคอยการประมูล บนคลื่นเรื่องถี่ๆ อีกต่อหนึ่ง อีกรวมหมด เองก็อีกทั้งไม่คว้าเพิ่มพูนรายการค้ำจุนใดๆพอให้ผู้บริโภคชิ้นงานได้รับเอามานำไปใช้ภายในยุคสมัยนี้นอกเหนืองานทำการค้าสิ่งหรือขายพร้อมกันโปรแตงโมชั่นแต่อย่างเดียวขนาดนั้น เพราะด้วยกลุ่มขนิษฐบุ ก็หมายความว่า เพื่อ นั้นเปิดตัวค้า ได้รับไม่เจ็ดชั่วโคตรหลาย แต่ถึงแม้ว่าจะเริ่มทำทำการค้ามาริที่แล้วนี้จบตรอก เองก็ยังมิกอบด้วยบริการบวกเสริมเพิ่มเช่นไรแบ่งออกพร้อม ร้ายแรงครัน ไม่ว่าจักหมายถึงเครือข่าย หรือว่า เติมต่อหลายอย่าง ก็อีกต่างหากกอบด้วยไม่จัดจ้าน ประหนึ่ง ก็มิได้รับตอกย้ำการตลาดถิ่นหนักหน่วงสักเท่าไหร่ สามารถจักสดเนื่องมาจาก ร่มโพธิ์ร่มไทรจักได้รับสิทธิแห่งการค้าขายตรงนั้นมาหาส่วนหลัง ออกจะนมนานการตรวจการผู้ซื้อหรือไม่ก็การการบอกกล่าวทางราชการท้องตลาดแล้วจึงอาจหาญจักมิจำเป็นจะต้องแตะมุ่งเน้นบานเบอะ แต่ว่ากล้าจะมาริทุ่มย่าน เกินก็ได้ โดยเหตุได้มาสิทธิ์การวางขายพร้อมๆเกียดกัน ตั้งชื่อได้รับต่อว่าความช่ำชองการสอดส่องดูแลผู้บริโภคสิ่ง ดูเหมือนจะทั้งเป็นข้อเสียที่ไม่อาจจะเทียบเคียงกับข้าว ได้ แต่กลับก็อีกต่างหากเป็นประโยชน์ติเตียนประกอบด้วย ใน นฤมิตขึ้นไปมาหาสำหรับอินังขังขอบผู้บริโภคข้าวของตัวเองเข้าอยู่ด้วย
เพื่อพี่เบิ้ม ก็ถือเอาว่า เกี่ยวกับค่ายนี้ทำการค้า ราวกับเป็นทางการขั้นแรกที่ประเทศชาติไท กระทั่ง ศกทำเนียบ เกาะตลาด ซึ่งแต่แรกก็กำนัลจัดหามาแข่งขันชดใช้ บนบานศาลกล่าวเกลียวคลื่นข้อคดีถี่ๆ บวกดำเนินจรดงานแยกออกสิทธิ์ในงานชดใช้ ได้มาดังมิจำกัดเหมือนกันความชำนาญแห่งงานก่อการตลาด ทำท่าคว้าเปรียบเหมือนปรปักษ์มักอนันต์ มี ค้ำชูงานกินกิจธุระอวยค่อนข้างจะถมถืดพร้อมด้วยชดใช้งานพิธีณชีวิตทุกวันคว้าเป็นแน่แท้พร้อมกับเนื้อที่เด่นถิ่นผ่านมาหา แบ่งออกข้อคดีประธานในการงอกงามรายการหลายชนิดในที่ทุกๆเครื่องใช้ไม้สอย ซึ่งรวมทั้งสิ้นเสด็จตลอด เพราะด้วยวิธาแถวจักเห็นได้ว่า จักมี วางสำหรับรับงานฝึกหัดและหมุนเวียน (เงินตรา)คดีตระหนักข้างในความเจริญรุ่งเรืองโปรแกรมปะปนกันด้วยว่าณการค้าขาย เครื่องใช้แต่ละประเทศชาติทำเนียบผ่านมานั้น อิฉันค่อนข้างทรรศนะเตือนแห่งแตกต่างชาติการควักกระเป๋าเครื่อง ตรงนั้นค่อนข้างจะจักกอบด้วยช่องได้รับไส้พุงปุ๊บปั๊บเลยจักมีลู่ทางค่อยแจ๊ดทั้งนี้เพราะจำนวนสิ่งตำแหน่งให้กำเนิดสู่ท้องตลาดนั้นเปล่าเพียงพอสร้างกรณีมุ่ง แล้วจึงประกอบอุปถัมภ์จงประกอบด้วยงานบอกห้ามล่วงหน้าทั้งเป็นโอกาสแหล่สัปดาห์ห้ามเลยเทียวเพื่อณรัฐเมืองไทยจบผู้สถานที่รออยู่เครื่องเครา iphone 4s นั้นก็คงจะกอบด้วยปริมาณเปล่าน้อยเช่นกัน ซึ่งวิถีทางพื้นที่จะได้มาไส้พุงทิวาอ้าร่างกายนั้นจึงจำเป็นจะต้องมีอยู่งานทดลองกีดกันที่มัดผู้ที่ทางต้องประสงค์เช่าพระเช่นเดียวกัน อีกทั้ง รวมหมด พวก iphone 4s ก็อาจเวิกองค์ภายในกลางวันเดียวกันประเภทเป็นมั่นเป็นเหมาะ อย่างนั้นก็คงไว้สัมผัสคัดเลือกเจียรแด่คิวที่ใดแห่งหนเอ็ด แต่เผื่อว่าจะคาดคะเนในที่เล่ห์เหลี่ยมการตลาดทำเนียบ ปฏิบัติการการตลาดมาหาก่อนหน้านี้ กับ แล้ว คงจักทั้งเป็นจากได้เตือน น่าจะกอบด้วยขนาดปริมาณสิ่งของที่ทางได้โควต้า
01 November 2012 @ 07:58 AM
October 08, 2012
กล้องถ่ายภาพวงจรปรก มีหูกแบบเมื่อจัดหามาทำกระแสความรู้จักมักคุ้นด้วยกันกบิลกล้องถ่ายรูปวงจรซ่อนแรกต่อจากนั้น อีฉันจะมาริลงมือเรื่องรู้จักมักคุ้นพร้อมทั้งลักษณะสรรพสิ่งกล้องถ่ายรูปวงจรคลุมมาริมีอยู่กี่ชั้นสิ่งไรมั่ง ซึ่งเราจะแบ่งแยกอันดับของใช้กล้องถ่ายภาพวงจรเฟี้ยมออกลูกยังไม่ตายสายเนื่องด้วยกันและกัน ดังนี้กล้องกฏเกณฑ์กล้องยาเส้นหลักเกณฑ์ เหรอโปร่งใสกาลเอื้อน อันเนื่องมาจากตนกล้องยาสูบประกอบด้วยทรวดทรงเฉกกล่องนั่นเอง กล้องถ่ายภาพเหล่าตรงนี้สมเพื่อแผ่นดินแห่งหนประกอบด้วยรัศมีเป็นนิสัย หากต้องการนำพากล้องยาสูบจำพวกตรงนี้อยู่เข้าประจำที่ภายนอกตากแดดตากฝนฟ้า จักจำเป็นประดิษฐานกล้องยาเส้นด้านใน จุดเด่นข้าวของเครื่องใช้กล้องหมู่นี้คือทำเป็นแปรผันแก้วตาหาได้ มูลค่ากล้องยาสูบแล้วก็เปล่าหาได้เจือปนราคา เลนส์มาถึงอยู่เพื่อ ด้วยกันslimอ่อนศักยมีอยู่ไมค์เพราะด้วยหนังสือน้ำเสียงณกายชิ้นจำเป็นต้องเกี่ยวกับกล้องยาสูบวงจรคลุมมาตรฐานกล้องยาเส้นเลนส์คนเหนี่ยวอะแดปเตอร์ กล้องยาสูบวงจรกั้นรังสีอินฟราเรดกล้องยาสูบวงจรกั้นรังสีความร้อนสดกล้องแห่งถ่ายภาพในในเย็นชอบพอได้กระทำพลัดเครื่องไม้เครื่องมือคงทนถาวร อาจนำทางเที่ยวไปเกยภายนอกโรงเรือนคว้ากันน้ำจัดหามา ถึงกระนั้นเปล่าจวบจวนพร้อมจุ่มน้ำ งานเลือกเฟ้นกล้องถ่ายรูปวงจรเฟี้ยมรังสีความร้อนนั้นถูกลงคะแนนเสียงตามระยะสิ่งอินฟราเรดเช่นว่ากล้องยาสูบในมีอยู่ห้วงรังสีอินฟราเรด เมตร เมตร เมตร พร้อมทั้งช่องไฟอื่นๆ พื้นที่อีฉันจำต้องจำเป็นกินเครื่องขาดไม่ได้เหตุด้วยกล้องถ่ายรูปวงจรบัง รังสีความร้อนกล้องแข้งขาดึงอะแดปเตอร์
กล้องวงจรทำให้หยุดโดมกล้องโดม มีรูปแคระประทัดมัด รูปลักษณ์ครึ่งวงกลมดิกเยี่ยงโดม กล้องถ่ายภาพจำพวกตรงนี้เข้ากันเพราะด้วยแผ่นดินระวางหมายมั่นกรณีงดงามเมื่อประดิษฐานต่อจากนั้นเพ่งพิศ สุภาพเปล่าเด่น กล้องยาเส้นสายนี้ได้ที่สำหรับทำเลที่ตั้งณมีอยู่มยูขสม่ำเสมอ ดังกล้องยาเส้นหลักเกณฑ์ ข้อดีสิ่งกล้องยาสูบชนิดนี้ถือเอาว่ากายกล้องถ่ายภาพศักยป้องกันงานปาอาภรณ์เฟี้ยมข้างกล้องถ่ายภาพคว้า ดำรงฐานะฝ่ายดีเลิศ สาเหตุจากรูปลักษณ์คดเคี้ยวกลมครึ่งวงกลมข้าวของกายกล้องถ่ายภาพนั่นเอง พร้อมด้วยอีกต่างหากสมาสู่มาริรถวนเฉลี่ยหัวมุมกล้องถ่ายรูปคว้ารอบร่าง ทั่วถึงกันองศาก็ต่อว่าได้รับเครื่องต้องเหตุด้วยกล้องถ่ายภาพโดมกล้องถ่ายภาพอะแดปเตอร์กล้องยาสูบวงจรปิดกล้องวงจรปกสชันษาดโดมทั้งเป็นกล้องยาเส้นณกอบด้วยความทำได้ในที่การควงรอบตัวเองจัดหามา โน้มเงยหน้าได้รับ ซูมภาพคว้า กอบด้วยตลอดกลุ่มที่อยู่ทั้งเป็นโครงสร้างติดแน่นพาเหียรอาคาร กล้องวงจรปิด และประดิษฐานข้างในโรง จงวางกล้องยาสูบวงจรจุก หมวดตรงนี้ด้วยเฝ้ายามขอบขัณฑสีมาโดยรอบสิ่งพื้นดิน ด้วยกันในที่สถานหนึ่งๆศักยใกล้กับกล้องถ่ายรูป กล้องวงจรปิด ได้รับรุนแรงกระทั่ง เนื้อตัว การชี้นิ้วงานหรือว่าสั่งงานกล้องถ่ายภาพ จงตรัสเพราะว่าเครื่องบันทึก เหรอบังคับไปคีย์บอร์ดบังคับบัญชา
กล้องวงจรปกปิดอุสุมอ้วนพีกล้องยาสูบหมู่ตรงนี้ได้ร่วมชุมนุมนำ เก็บที่เนื้อตัวกล้องยาเส้น ยังไม่ตาย ในที่ตน กล้องวงจรปิด กอบด้วยทั่วรูปแบบ กินไม่ทันเวลา พร้อมด้วยขัดสนสายลับ ดำรงฐานะกล้องยาเส้นดิจิตอลแผ่นดินสามารถคุมทะลวงคอมพิวเตอร์ได้โดยตรงเผง เป็นได้แปลงการปูมถิ่นที่คอมพิวเตอร์เครื่องใดก็ได้ตำแหน่งทาบคงอยู่ได้ในสิ่งกลมๆ ไม่ก็ หรือว่าเขียนไว้ยอมทำเนียบ ได้มาด้วย กล้องถ่ายรูปกระไอกระแอมพีบางคราวทำได้ประกอบ www.thaiccd.com คว้าพ้นแท้จริง ประเด็นสำคัญอีกชนิดเอ็ดถือเอาว่าเบาบางหนุ่มกอบด้วย ไม่ก็สวิตซ์ยกมาไว้กินการหาได้อีกเช่นเดียวกัน ประดุจ ชดใช้หยุด แซะโคมไฟ เหรอ ครั้นเมื่อตรวจหาการขยับเขยื้อนได้ ฯลฯ โปร่งบางเหน้าอาจ ได้มาราว กล้องยาเส้นสศกดโดม ซึ่งช่วงปัจจุบันกล้องยาเส้นชนิดตรงนี้ที่คุณค่าดีๆ อีกทั้งประกอบด้วยสนนราคาแพงชูไว้ กับเกศาน้อยฝ่ายแน่นอนตำหนิติเตียน ภายในอนาคต กล้องยาเส้นอนาล็อก กล้องวงจรปิด เหล่าเดิมๆ จะสัมผัสรับสนองที่เพราะว่ากล้องยาสูบปกปิดจุดมุ่งหมายต้นแบบเพื่อให้ลี้เปล่าแยกออกเหลือบเห็นแหวประกอบด้วยกล้องติดตั้งเข้าอยู่จุดอะไรค่อย โปร่งแสงครั้งจะเรียกหาตวาดกล้องยาเส้นรูเข็ม ที่ดินมีอยู่ทำการค้าตามช่องท้องท้องตลาดเรื่องละเอียดอ่อนภาพไม่ค่อยดอนสุดๆ ระบอบผังผิดแผกแตกต่างห้ามดำเนิน อย่างเช่น หลบชูไว้ณ ฯลฯปล้องชอบพินิจพิจารณาข้างในการลงคะแนนชดใช้กล้องถ่ายภาพวงจรงับแห่งหนตั้ง ประกอบด้วยประกายไม่ประกอบด้วยแสงแวบ มีอยู่การแปรผันของใช้ภาณุขอบเขตนั้นชุมไม่ก็เพ็จวางภายนอกใช่ไหมด้านในมาตรฐาน เช่นว่าข้อคดีเจ้าระเบียบสิ่งภาพ แทบ ครันจ้านกระแสความละเอียดยิบเครื่องใช้ทิวภาพเยี่ยมแยะแทบ ขนาด ขนาด มหากระทั่งดีเลิศกระทั่งของใช้กลุ่มสิ่งไร พาง เน้นย้ำทิวทัศน์ธรรมดา เน้นสีสันชื่นมื่น เน้นย้ำสนนราคาตนตรวจนับทิวทัศน์ ทัศนียภาพงามผุดผ่องใช่ไหมมิโศภามีอยู่แห่งร่างตรงนี้พร้อมด้วยเนื้อที่ใช้ทั้งเป็นต้นแบบไร ปาง แก้วตาแก้ว ไม่ก็พลาสติกนานา
08 October 2012 @ 05:39 PM
September 17, 2012
Her maaş zammında her hak ihlalinde seslerini seslerini yükseltiyor öğretmenler. İşte o zaman aklımdan geçiyor, "Öğretmenler haftada 15 saat çalışıyor sonra yatıyor" diyen bu günün muktedir nesillerini kimler yetiştirdi diye ?
Sadece 1-2 kişi olsa bunu söyleyen 5-10 tane yaptığı işin hakkını vermeyen öğretmeni suçlayabilirsiniz ama bunu söyleyen muktedirlerin çevresinde onlat gibi düşünen başka muktedirler var, onların etrafında onlardan nemalanmak için onlar gibi görünmekteyen çekinmeyen başka yarı muktedirler mevcut. Çemberin bir dış halkasında ise bunlar bizden diyerek kendi çıkarlarına aykırı işler yapsalarda bunu görmek istemeyen oy kaynakları bulunuyor.
E hocam bunları topla çarp böl memleketin %50'si ediyor. Ha kalan %50 nin ne kadarı kendi tercihleri iktidarda olsa daha farklı davranır o da ayrı bir konu.
Bu kadar insanın düşünmeyi, dürüstlüğü, sevgiyi, hoşgörüyü, doğruyu savunurken - haksızlığa uğradığında dik durmayı, kimsenin hakkını yemeden hakkını savunmayı öğrenmeden yetişmesinde hiç mi payı yok işlerini müfredat defterinden öte görmeyen öğretmenlerin ?
Size başka bir öğretmenin hikayesini anlatmak isterdim ama uzun uzun anlatsam biliyorum ki o utanır övüldüğü için. Çünkü istese çok daha yüksek ücretlerle çalışabileceği kimya mühendisliğini bırakıp kimya öğretmenliğini seçtiğinde ve yıllarca sabırla öğrenci yetiştirdiğinde aklında alacağı övgüler yoktu.
Ne kadar anlamsız gelmişti lise yıllarımızda parayı değil öğretmenliği seçmesi. Ama zaten bütün seçimleriyle şaşırttı bizi. Sınıfta arkadaşına tokat atan öğrenciyi tokatla terbiye etmeyi seçebilecek iken bütün beyefendiliği ile "Egonuzu tatmin ettiyseniz yerinize oturur musunuz ?" diyerek utanmayı öğretirken de, Pınar Su etiketinin arkasındaki içeriği sınavda verip "hadi bakalım ph değerini bulun" derken de, "Zeytin yağından yapılan sabun nasıl oluyorda yağı çözüyor" diye sorarken de, Sınavda kopya çekenlerin çektiği kopyaların yüzüne söyleyip tam not verirken de hep farklıydı ve sadece düşünmeyi değil, hayata karşı insanca durmayı da öğretmeye çalışıyormuş Ethem Hocam.
Belki bu günden sonra öğretmenler sınıfın kapısını her açışlarında sadece kendi geleceklerini değil, kendi çocuklarının ve ülkede yaşayacak diğer bütün insanların geleceğini de şekillendiriyor olduklarını fark ederler bir ihtimal. Çokça ortada gezinen klişe yazıları sevmem ama Haim Ginott'tan bir alıntı ile bitsin bu yazı da;
Bir toplama kampından sağ kurtulmuş bir insanım. Gözlerim, hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.
Bilgili mühendisler tarafından yapılan gaz odaları. İyi eğitim görmüş doktorlar tarafından zehirlenen çocuklar. Eğitilmiş hemşireler tarafından öldürülen bebekler. Lise ve yüksekokul mezunları tarafından vurularak öldürülen kadınlar ve bebekler.
Bu nedenle, öğrenim olgusuna kuşkuyla bakıyorum. Sizden tek dileğim şudur: Öğrencilerinize insan olmayı öğretin. Çabalarınız bilgili canavarlar, yetenekli ruh hastaları ya da eğitilmiş Eichmann'lar yaratmamalı. Okuma-yazma, yazım, tarih ve matematik, ancak öğrencilerimizin insan olmasını sağlarsa önem kazanırlar.
17 September 2012 @ 02:47 AM
July 24, 2012

Artistanbul ofisinde bir süredir Research In Motion (RIM) firmasının yani BlackBerry’nin “Unix”, daha doğru bir şekilde söylemek gerekirse “QNX tabanlı” yeni mobil platformu BB10 ile haşır neşiriz.
RIM pek çok yazılım kütüphanesini özgürleştirir ve Webkit, Apache Cordova, Qt Project, jQuery gibi pek çok özgür yazılım projesinin destekçileri arasına girerken, bir noktada epey hayıflanıyorduk:
- “BlackBerry, Linux için “Native” geliştirme araçlarını ne zaman yayınlayacak?”
Uzun bir süredir beklediğimiz haber, geçtiğimiz gün geldi. RIM firması, BB10 platformu için Linux sistemler üzerinde koşacak “Native Development Kit”i geçtiğimiz gün yayınladı.

“İyi de, elimizde BB10 Alpha Device yok. Diğer platformlarda koşan uygulamamızı nasıl BB10′e taşıyacağız?” diye soracak olanlara, hemen bir müjde verelim.
Elimizde Orlando’daki BlackBerry World Conference‘dan getirilmiş, “sınırlı sayıda” BB10 Alpha Device var. İyi bir mobil projeniz var ve projenizi BB10 platformuna taşımayı hedefliyorsanız, dünyada sınırlı sayıda geliştiriciye dağıtılan BB10 Alpha Device‘ları sizlerle seve seve paylaşabiliriz :).
Not: Elimizdeki cihazlar sınırlı sayıda olduğundan, cihazları olabildiğince “gerçek ihtiyaç sahiplerine” ulaştırmayı hedefliyoruz. Bu nedenle “iş planı/takvimi” olan projeler tercih edilecektir. Başvurularınızı dilerseniz, bbteam(et)artistanbulpr.com adresine de yapabilirsiniz.
24 July 2012 @ 04:09 PM
July 10, 2012
Merhabalar,
Yeni toplamış olduğum bilgisayarımdaki Nvidia GTX670 (GK104 Kepler) ekran kartını Ubuntu'nun kendi deposundaki sürücüler tanımıyor. Şu an depolarında (hem test hem de kararlı depoda) 295.40 sürücüsü yer almakta. Fakat sürücü geçmişini incelediğimde benim ekran kartı için 295.53 ya da daha yeni bir sürücü gerekiyor (10 Mayıs 2012 tarihinde çıktı bu kart). Ubuntu neden böyle yapmış bilmiyorum ama bu sürücü resmi depolarda yok.
Ubuntu'nun önerdiği yöntem jockey dedikleri sürücü bulma aparatını kullanmamız. Fakat donanımımız o sürücüye uygun değilse göstermiyor bile.
Bir diğer kötü tarafı ise VESA sürücüsüyle açıldığında çözünürlük 16:9 bir ekranınız olsa bile 1280x1024 gibi bir şey oluyor.
Ben de bunun üzerine aramalar yaparak en güncel ya da benim için yeterli olan sürücüyü aradım. Ubuntu'nun sitesinde elle (nvidia'nın sitesinden .bin dosyası indirip) kurulum yapma ile ilgili yazılar mevcut. Fakat biraz daha araştırdığımda bir depoda 302.17 nolu sürücünün olduğunu gördüm. Denedim ve çalışıyor.
Denemeden önce bayağı bir korkmuştum sistem çökecek diye. Fakat bir çok sorundan (Unity vs. de inanılmaz saçmalıyordu) kurtulmak için denemem gerekiyordu. Bir de 302 nolu sürücüler ile ilgili X bileşeninden bir paketin değişmesi gerekiyor vs. diye yazılar okumuştum. Ama korktuğum gibi olmadı. Çok basit bir şekilde kuruldu.
Bir not daha: Bu depoyu eklediğimizde jockey dediğim sürücü bulma aparatı artık sürücünüzü bulabiliyor. Yapmanız gereken ise çok basit:
sudo apt-add-repository ppa:ubuntu-x-swat/x-updates
sudo apt-get update
sudo apt-get install nvidia-current
Ben denemedim ama dilerseniz nvidia-current paketini buradan kurmak yerine jockey'den de kurabilirsiniz. Jockey'i açmak için: System Settings (Ayarlar) -> "Additional Drivers" (Türkçe'sini bilmiyorum ama ek sürücüler olabilir).
Son olarak Ubuntu bu sürücüyü "quantal" kod adlı 12.10 sürümünde kullanmayı düşünüyor sanırım. Ama "precise"'a de kesinlikle backport etmeleri gerektiğini düşünüyorum.
http://packages.ubuntu.com/quantal/nvidia-current
Buradan görebilirsiniz.
Kolay gelsin.
10 July 2012 @ 10:54 AM
July 02, 2012

Artistanbul ekibi büyümeye devam ediyor… Geçtiğimiz gün yayınladığımız PHP geliştiricisi ilanından sonra bir de aramıza katılacak Linux Sistem Yöneticisi aramaya başladık:
* Merkezi bir kullanıcı doğrulama sistemi kurup tüm sunucu servislerin yetkilerini onun üzerinden ayarlayabilecek (LDAP)
* Sürüm Kontrol Sistemi kurup yönetebilecek (Tercihen Git)
* İş takip sistemi kurup bunu yönetebilecek (Tercihen Redmine)
* Apache web sunucusunun konfigürasyon ve optimizasyonunu yapabilecek
* Mail sunucumuzu kurup en azından commit bildirimi için e-posta gönderebilecek
* En az bir veritabanı sunucusunun konfigürasyonunu yapabilecek (Tercihen MySQL)
* Sistemde belirli aralıklarla çalıştırılacak zamanlanmış görevleri yapacak seviyede kabuk programlama (bash)
* Seyahat engeli bulunmayan
Tüm bunları Linux sunucu tabanlı sistemlerde yapabilecek bir sistem yöneticisi aranmaktadır. İlgililerin ali(et)artistanbulpr.com adresine CV’lerini göndermelerini rica ediyoruz.
02 July 2012 @ 10:30 AM
June 29, 2012
Son iki yılımı şirketin
yelpazesindeki
ana ürünlerden biri olan Transparent Cache (Şeffaf Önbellek) yazılımını
geliştirmekle geçirdim. Bu ürün ağınızdaki kullanıcıların üçüncü parti
siteler üzerinden eriştikleri canlı veya sabit video dosyalarını
yerel önbellekten sunabilmenizi ve internet bağlantınızın kapasitesinden
ciddi oranda tasarruf etmenizi sağlıyor.
Bunu squid yada nginx proxy/cache modülüyle direk olarak yapamıyoruz;
video yayınlayan sitelerin bant genişliklerini korumak için kullandığı
mekanizmalar, canlı video için gereken düşük gecikme süreleri, sunucu
ve istemcilerin uyumsuz davranışları gibi sorunları çözecek kodlara
ihtiyaç var.
Önbelleklemeye olan ihtiyaç, gittikçe artan video trafiğinden
kaynaklanıyor. Video klip siteleri ve TV kanallarının yayınları
dışında, Netflix ve iTunes gibi film yayıncıları en büyük bant
genişliği işgalcileri haline geldiler. Yalnızca Netflix, trafiğin
tepe zamanlarında Amerika'daki indirme bant genişliğinin
neredeyse %30'unu
kullanmaya başladı.
Bu hizmetlere olan tercih öyle büyük ki, normalde makul fiyatlara satın
alıp bilgisayar, tv, tablet ve telefonunuzdan kolayca izleyebileceğiniz
yüzlerce dizinin yanında, izlemek için tüm kablo kanalına abone
olmanızı isteyen ve alternatif sunmayan Game of Thrones
en çok korsan izlenen dizi oldu!
Bant genişliğine bir çözüm Bittorent gibi p2p (peer-to-peer,
yanaktan yanağa :) protokoller. Burada istemciler ellerindeki
parçaları diğer istemcilere göndererek ağın daha verimli
kullanılmasını ve ana sunucu üzerindeki yükün azalmasını
sağlıyorlar. Ancak bu sistem parçaların geliş sırası karışık
olacağı için canlı yayına, toplam aktarım miktarını azaltmadığı
ve uç noktadaki istemcilerde de gönderme yönünde bant genişliği
ihtiyacı gerektirdiği için mobil istemcilere ve aradaki
hatların sahiplerine bir çözüm değil.
Yaygın çözüm ise, Content Delivery Network (İçerik dağıtım ağı)
denen ve değişik coğrafi konumlardaki sunuculardan oluşan,
içeriğin istemciye en yakın sunucudan aktarıldığı hizmetleri
kullanmak. Bunlar genelde önbellek mantığıyla değil, içeriğin
önceden sunuculara aktarılmasıyla çalışıyorlar; ve şeffaf
değiller, yani ana sunucunun istemcileri sisteme yönlendirmesi
gerekiyor.
Bazı firmaların kendi özel çözümleri de var. Mesela Google Global
Cache, bir kara kutu şeklinde ağınıza koyabileceğiniz bir ürün.
Google'ın video başta olmak üzere bir sürü servisini önbellekliyor
ve hızlandırıyor. Tam olarak ne yaptığı bilinmeyen ve yalnızca
bir firmanın servisleri için çalışan bir sistem doğal olarak hiç
bir hizmet sağlayıcının hoşuna gitmez, gene de GGC dünyada epey
noktaya kurulmuş durumda.
Netflix ise birçok CDN sağlayıcı ile zaten çalışıyor olmasına
rağmen, daha küçük hizmet sağlayıcıların da faydalanabilmesi için
OpenConnect adını verdiği ve özgür yazılımları kullanarak
oluşturduğu bir sistemi duyurdu. Bunu kurup Netflix'in CDN ağına
katılabiliyorsunuz.
Bu gelişmeler sunucuları internetin merkezinden, yüksek hızlı
bağlantılara sahip veri merkezlerinden alıp; internetin kenarına
(edge), yüksek hızlı ağların istemcilerin yerel ağlarına temas ettiği
noktalara doğru taşımakta.
Internetin kenarında oluşan bu bulut sistemleri, önbellekleme ve
hızlandırma dışında, faydalı ölçümler yapabilmek için de uygun
konumdalar.
Mesela
MeasurementLab
projesi, böyle bir bulut kurmaya, ve üzerinde çalışacak ölçüm
yazılımlarıyla, ağ hızlarını, belli uygulamaların bloklanıp bloklanmadığını,
Internet hizmet sağlayıcıların trafik biçimlendirme yapıp yapmadığını,
ve benzeri bilgileri ağ haritası üzerinde görselleştirmeye ve
herkesin kullanımına açmaya çalışıyor.
Bu tip bir sistemle gizli sansürü veya bilgi değişikliği müdahalelerini
yakalamak da mümkün olacaktır.
CDN ve ölçüm sistemleri, kenar bulutlarının -şimdilik- iki uygulaması.
Gelecekte yeni uygulamalarla önemleri daha da artabilir.
29 June 2012 @ 09:18 PM
June 25, 2012

Artistanbul bünyesinde tam zamanlı olarak istihdam edilmek üzere bir web geliştirici aramaktayız, istenilen özellikler aşağıda listelenmiştir;
* PHP konusunda deneyimli, nesne yönelimli programlama tecrübesi olan, en az bir uygulama çatısı ile proje geliştirmiş (tercihen CakePHP).
* Javascript ile uğraşmayı seven, özellikle jQuery ve Ext JS ile proje geliştirmiş.
* Array(16).join(“wat” -1) + ” Batman” // kodunun ne anlama geldiğini bir bakışta anlayabilecek.
* CSS 3 ve HTML5 özelliklerini bilen ve projelerde hakkıyla kullanan. (Her işi ona yaptıracağımız anlamına gelmiyor bu, ama CSS3 ve HTML konusunda ekip arkadaşlarıyla paslaşabilsin istiyoruz)
* Tercihen GNU/Linux ve diğer özgür yazılım araçlarını severek kullanan.
* Projelerinde sürüm takip sistemlerini kullanabilen, “atomic commit”in ne olduğunu bilen.
* İş takip sistemlerini kullanmayı işin bir parçası olarak gören.
* Agile metodolojisinin ne olduğunu bilen, tercihen bu metodoloji ile daha önce proje geliştirmiş.
* Tercihen daha önce en az bir özgür yazılım projesi geliştirmiş ve bunu Github ya da Google Code gibi depolarda bulunduran.
* Bilmediği konuları öğrenme noktasında okuduğunu anlayacağı düzeyde İngilizce bilen.
Ofisimiz İstanbul/Cihangir’de bulunmaktadır.
Başvuruların: ali <at> artistanbulpr.com adresine yapılmasını rica ediyoruz.
25 June 2012 @ 11:55 AM
June 23, 2012
Bugün, sürekli güncelleyip son halini FTP’ye tekrar tekrar yüklemek zorunda kaldığım bir dosyayı, hızlı şekilde FTP’ye göndermek için basit bir Python betiğine ihtiyaç duydum. Ardından bu betiği de dosyanın sağ tık menüsüne yerleştirmek işi oldukça hafifletti. Bu yazıda kendi betiğimizi veya uygulamamızı KDE3‘te nasıl sağ tık menüsüne yerleştirebileceğimizi anlatmaya çalışacağım. Aşağıda anlatılan işlemler Pardus Kurumsal [...]
23 June 2012 @ 03:24 PM
April 02, 2012
Herşey bundan yaklaşık 1 yıl önce başladı…

Danışmanlık hizmeti aldığım bir kurumdan (Back-up) gelen reklam postalarından birinde bas bas yazılan “destinasyon” kelimesini okuduğumda yaşadığım çöküntüyü anlatamam. Firmadan hizmet alımı karşılığında para ödediğim için kendimde hak olarak görüp bu durumu şikayet etmeye karar verdim. Zira “destinasyon” kelimesi Türkçe değildi, İngilizce (ya da Fransızca) olan “destination” kelimesinin fonetik halinin yazıya dökülmesiydi resmen. Aradım (zaten telefon üzerinden hizmet veren bir firma olduğu için aramak çok zor olmadı), kelimenin yanlış kullanımından ve bu şekilde kullanmaları halinde üyeliğimi iptal edeceğimden, bunun yerine kullanılabilecek kelimeler olduğundan falan bahsettim. Gayet yapıcı bir konuşmanın ardından telefonun ucundaki görevli konuyla ilgileneceklerini ve bana geri dönüş yapacaklarını söyledi. Resmen sevinmiştim. Yarım saat sonra bir arama geldi, kendinden emin ve bilmiş bir konuşma tonuyla öncelikle benim şikayetimi bana geri anlattı ve ardından zaferi kaçınılmazmış gibi bir gazla “ama ama Back-up kelimesi de İngilizceeee, ona niye bir şey demiyorsunuz kiiii” dedi. Ben de karşılığında “Back-up kelimesi İngilizce ve İngilizce’de nasıl yazılıyorsa öyle yazıyorsunuz, bunda bir problem yok, problem Türkçe olmayan bir kelimeyi Türkçeymiş gibi yazmanızda” dediğimde ise karşıdan “south park” sessizliği efekti geldi. Neyse onlar inatlarından ve yaptıkları yanlıştan vazgeçmediler ben ise üyeliğimden vazgeçtim ve konu kapandı.
Bu konu kapandı da benim içimdeki yara bir türlü kapanmadı. Gün geçtikçe sonu -asyon ile biten yeni yeni kelimeler duyuyordum: aplikasyon, lokasyon, kalifikasyon… Ardı arkası kesilmeyen bu yanlışlar gitgide insanlar için doğru olmaya başlıyordu ve tanıdığım birkaç kişi hariç kimse bu durumdan rahatsız değildi.
Sinir katsayımın tavan yaptığı bir gün bir alan adı satın aldım: asyonturkcedegil.com ve bu isyanımı buradan dile getirmek istedim. Dün bütün günümü bu işe ayırıp sayfayı bitirdim. Siz de isyanım var diyorsanız, bu yanlış kullanımları gördüğünüzde kelime ile ilgili bağlantıları paylaşabilirsiniz.
aplik.asyonturkcedegil.com / lok.asyonturkcedegil.com / destin.asyonturkcedegil.com / kalifik.asyonturkcedegil.com (karşılaştığınız kelimeleri eklemeye çalışacağımdır)
Not: Yukarıda yazdığım yazıda da yazım hataları olabilir, Türkçe olmayan kelimeler olabilir. Benim derdim Türkçe olmayan, Türkçe’de birçok alternatifi olan ve hâlâ ısrarla diğer dillerdeki okunuşları ile Türkçe’ye kazandırılmaya çalışan kelimeler.
02 April 2012 @ 08:45 AM
March 31, 2012
Türkiye'de bir süredir ülkede alınan patent sayısını arttırmak yönünde çalışmalar yürütülüyor. Özetle "Yaw yayın sayımız tavana vurdu, ama para kazanamıyoruz biz bu işten, bi eksiğimiz patent kaldı, onuda halledersek tamamdır" şeklindeki önermeden yola çıkan bu çalışmalar kapsamında Cuma günü izlediğim bir sunum " Bayh-Dole" yasasının bir benzerinin ülkemizde çıkartılacağı yönündeki hazırlıklardan bahsediyordu.
Temel yaklaşımdaki eksikler atıf sayılarından başlar, ulusal intihal alışkanlığımız ve doçentlik atama kriterlerine kadar uzun bir tartışma konusu olur.
Ancak bahsedilen yasa tasarısı özetle üniversitelerde yapılan tüm çalışmaların patent hakkının öncelikli olarak lüniversiteye ait olmasını buluşu yapan araştırmacının ise bundan pay almasını öngörüyor. Bu durum getirdiği artılar (daha çok patent, patent haklarının kurumsal ölçekte takibi ve satışı vb.) ve eksiler (araştırmacıların demotivasyonu, araştırmacıların kurduğu/ortak olduğu garaj şirketlerinin azalması vb.) daha bir süre tartışılır ancak konu ile ilgili önemli bir saptama var.
Türk Amerikan Bilim İnsanları ve Akademisyenleri Derneği (TASSA: www.tassausa.org) Başkanı Prof. Dr. Banu ONARAL diyor ki:
“Bildiğiniz gibi bilginin ve bilimin ekonomik değere dönüşmesi
çok kapsamlı ve doğal olarak çok yönlü gelişmiş bir ‘ekosistem’
gerektiriyor. Fikri haklar ve yatırım sermayesi bu düzenin önemli
öğeleri.
ABD’de Bayh-Dole Act geçtiğinden beri (1980′ler) kamu desteğiyle
yapılan ArGe’den doğan buluşlara üniversitelerin sahip çıkması
gerekiyor. Bu görev onların yükümlülüğü. Tüm kamu desteği alan
üniversiteler gibi bizim okulumuz da ayni kurala tabi. Yani
buluşçularımız üniversitede kurulmuş ‘teknoloji transfer’ ofisinin
kanalıyla buluşlarını yola çıkarmak zorundalar.
Bilginin ticari ürüne dönüşmesi yolunda atılan bu adımın
yararları kadar zararları da var. Girişimci ve stratejik üniversitelerde
açılan bu tür merkezler (Stanford, MIT…) veya mezunların önderliğinde
kurulan vakıflar (Wisconsin Univ’de WARF) başarılara imza atarken,
bürokratik (yani riskten korkan) ve daha kötüsü hiyerarşik
(emir-kumanda) yapılı devlet veya özel üniversiteler adeta buluş
mezarlıkları haline geliyorlar. Ayrıca, girişimcilik ruhuyla ve
işbilgisi ve deneyimi ile yaklaşılmayan fikri haklar portfolyosunun
bakımı ve pazarlanması müthiş masraflı bir hale geliyor. Üniversitelere
yük oluyor… Ve kısır döngünün çarkları dönmeye başlıyor.
Kanımca, Türkiye’de fikri hakların korunması ve işlenmesi
‘İnovent’ veya ‘Embrio’ türü girişimci ve kar gayesi güden ve akademik
buluşlara odaklanmış firmalar, yerel, yöresel veya ulusal kar gayesi
gütmeyen vakıflar ve meslek, işinsanlari veya sektör kuruluşlarının
oluşturduğu çok sesli ve çeşitliliği olan bir ‘ekosistem’ kavramıyla
süratle yola koyulmalı.”
Daha fazla okuma için
bu bağlantıyı takip edebilirsiniz.
31 March 2012 @ 09:42 PM
March 26, 2012
İdeal bir dünyada yaşamadığımız malum. İşimizi yaparken birçok problemle karşılaşıyoruz; bağırarak yanımızda telefonla konuşanlar, oje sürerken kokusunun ne kadar rahatsız edici olduğunu bilmeyenler, laptopta kullanmak amacıyla bir fare ihtiyacımızı kimin karşılaması gerektiğini tartışanlar veya başkalarına aldırış etmeksizin klimanın ayarlarıyla oynayanlar.. Bunlar her zaman karşımıza çıkacaktır, şuanki dünya düzenini ele alacaksak yapacak çok fazla bir şey yok. Fakat bir nebze de olsa, aklımızdan geçenleri burada manifesto tadında sıralamak faydalı olabilir düşüncesindeyiz. Siz de aynı sıkıntıları yaşıyorsanız, iş arkadaşlarınızla (hatta gücünüz yetiyorsa işvereninizle) paylaşın; maddeler eksik veya yazıyla ilgili eleştiriniz varsa, yorum yazın, forklayın, harekete geçin.
Dağıtık manifestonun güncel halini buradan takip edebilirsiniz: https://gist.github.com/9c433eeb6c88d71059a9
Sevgili İşverenler
- "Sen ne gerekiyorsa bana söyle, işini güzel yapman için gerekli ortamı sağlamak benim görevim" diye düşünüp hareket ederseniz, biz de işimizi düzgün yapmak için elimizden geleni yaparız.
- Bize telefon, hat, bilgisayar gibi araçları sağlamanın sizin sorumluluğunuz olduğunu düşünürüz. Tablet, dizüstü bilgisayar, gold konuşma paketi vb. sahibi olmamız bu durumu değiştirmez. Hele bilgisayarımıza normalde tercih etmeyeceğimiz yazılımlar kurmak zorunda kalırsak iyice mutsuz oluruz, bu da işe yansır.
- Nasıl ki sizin sağlık ve aile öncelikliyse, bizim için de öyle. İş çabuk bitsin diye fazla mesaiye zorlanmak, sıradaki işler ve ailemiz için yeterli enerjimiz kalmaması anlamına geliyor.
- Bir işin ne zaman biteceğine ne biz, ne de siz karar verebilirsiniz. Doğru geliştiriciyi, doğru işte çalıştırırsanız, tahmini süreyi, ne gibi problemlerle karşılaşacağınızı ona sorabilirsiniz. "İki dakikalık iş" diye bir şey yoktur.
- Müşteri sabırsızdır, bunu biz de biliyoruz. Bize işleri kısa zamanda bitirmek için psikolojik baskı yapmak yerine, harcanacak fazladan çabanın karşılığını verin.
- Acil durumlarda alanımız dışında işlere girebiliriz ama normal günler için görev dağılımı gereklidir. Bir geliştiriciyi hem ön yüz, hem sunucu bakımı, hem de yazılımın geliştirilmesi için kullanmaya çalışırsanız, üstüne üstlük bir de “bizim yeğenin okulunun sitesi var sen çıkarıverirsin aradan” derseniz, o adam kaçar. Biz isviçre çakısı değiliz.
- Eğer geleceğimiz ve ailemiz için endişe duyarsak, iş değiştirmemiz çok doğal. Bu nedenle önümüze süreli iş sözleşmesi, verilmiş sözler, hisse vaatleri sunarak bizi kendinize bağlamaya çalışmayın. Ne istediğimizi öğrenin, teklif edin. Bazı şeylerin "zamanında" mutluluğu daha önemlidir. Bir aile, her şeye bedel.
- Bizi motive etmek istiyorsanız, projeye ne kadar masraf yaptığınızı, nelerden feragat ettiğinizi anlatmayın. Elbette çalıştığı şirket hakkında bazı bilgiler edinmek güzeldir; ama bize "Eğer bu iş bitmezse, çocuğumuzu keserler." diyerek işlerin daha çabuk biteceğini, bizim işi bırakmaktan vazgeçeceğimizi beklemeyin. Duygusal sömürüden uzak durun, bizim feragatlarımızı görmezden gelmek durumunda kalabilirsiniz.
- Biz uzun süreler için yoğunlaşmamız gereken bir iş yapıyoruz. Her gün toplantı yapmak her ne kadar “önemli iş yapıyoruz” duygusunu pekiştirse de, bizim dağılmamıza sebep oluyor. Toplantı sadece 5 dakika olsa bile bize saatler kaybettirebiliyor. Eğer konu birkaç kişiyi ilgilendiriyorsa, bütün ekibi toplantıya davet etmenin anlamı yok. Maksat herkesi bilgilendirmekse, bunun için e-posta göndermek, şirket içi paylaşım sayfalarında blog girdisi yazmak gibi çok daha az rahatsız edici yöntemlere başvurun.
- Bize verdiğiniz maaşın neyi temsil ettiği konusunda bizimle anlaşın. Biz, yaptığımız iş için değil, o işe harcadığımız zaman için ücret talep ederiz. Gün boyunca hiç kod yazmamış olmamız, o gün çalışmadığımız veya o gün için ücret almayacağımız anlamına gelmez. İşte geçirdiğimiz süreye veya yazdığımız kodun satır sayısına göre performansımızı ölçemezsiniz. Mal ölçecekseniz tuğla fabrikası açın, akşamları eve gitmeden sayarsınız.
- Bir işi yapmamız, bitirmemiz için ekip ile çalışılmıyorsa veya bütün ekibin ofiste olması gerekmiyorsa, bizim ofiste bulunma zorunluluğumuz saçmalıktan ibarettir.
Notlar
- Bazı maddelerin nasıl anlaşıldığı, nasıl yazılmasının daha doğru olacağı konusunda birçok kişinin görüşleri alınmış ve onların görüşleriyle beraber maddeler tekrar tekrar yazılmıştır. Yazıyı yazarken görüş bildiren herkese teşekkürler.
- Görüş bildirenlerin bazıları kendi yaşadıkları tecrübelerini belli ortak maddelerde paylaşmıştır.
- 11. maddeyle ilgili olarak, 37signals'in CEO'su Jason Fried'in "Why work does not happen at work" isimli konuşmasını izleyebilirsiniz: http://www.ted.com/talks/jason_fried_why_work_doesn_t_happen_at_work.html
- Geçmiş işverenlerinizle olan tecrübelerinizi http://compector.com üzerinden referans ekleyerek, o şirketlerle görüşen kişilere yol gösterebilirsiniz.
26 March 2012 @ 06:59 PM
March 23, 2012
Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Linux Kullanıcıları Derneği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri Bölümü tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen Özgür Yazılım ve Linux Günleri 30-31 Mart 2012 tarihinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirilecek.
2 gün sürecek olan etkinlikte Telsiz ve Radyo Amatörleri Cemiyeti (TRAC) orada bulunacak. Cumartesi günü de amatör telsizcilik ve linux konusunda kısa bir konuşma yapacağım. Linux veya amatör telsiz konusuna ilgi duyan herkesi bekliyoruz!
Etkinlik anasayfasına buradan, etkinlik programına ise buradan ulaşabilirsiniz.
73! DE TA1AET
(Fotoğraf: http://www.linuxjournal.com/content/amateur-radio-forums-now-tech-support-i-hope)
23 March 2012 @ 10:16 AM
March 16, 2012
Hani Facebook’un meşhur “Like” düğmeleri var ya her yerde, hani hepimiz tıklıyoruz ya beğendiğimiz kedi resimlerini görünce… İşte Flattr işi maddiyata döküyor ve tıkladığınız her kedi resmi için sizin önceden belirlediğiniz bir miktarı kediye gönderiyor. Aylık bir miktar belirliyorsunuz; minimum 2 € ya da 3 $, ve bu miktar ay boyunca beğendiğiniz kedi resmi sayısına bölünerek kedilere dağıtılıyor. Yani artık ufak tefek destekler için, PayPal’a giriş yap, miktarı belirle gibi zahmetlerden kurtuluyorsunuz. Sürekli açık bir oturum da sadece bir “tık” ile desteğinizi göstermiş oluyorsunuz. Özellikle özgür yazılım geliştiricilerinin büyük bir kısmının, yaptıkları işleri kullanıcıların destekleri sayesinde yaptığını düşünürsek bu ufak tefek desteklerin ne çok işe yaradığını tahmin edemezsiniz.
Ayrıca kendi siteniz, günlüğünüz ya da dünyayı yerinden sarsacak projeleriniz için de destek almak üzere siz de Flattr’a üye olup sitenize Flattr düğmelerinden yerleştirebilirsiniz.
Ayda 2 € hiçbirimize zarar vermez dostum.
16 March 2012 @ 09:08 PM
March 09, 2012
Yazdan bu yana Pardus Kurumsal 2 kullanıyorum ve şu an için değiştirmeyi düşünmüyorum. Bunun sebebi üşengeçlik de olabilir, KDE 3.5‘i sevmem de olabilir; bilemem ama idare edebildiğim kadar edeceğim. Bilindiği gibi Kurumsal sürümü Firefox 3.6 ile geliyor ve depolarda henüz güncel sürümü bulunmuyor ve ne zaman gelir Allah bilir. Firefox’un şu anki güncel sürümü 10.0.2 [...]
09 March 2012 @ 01:49 PM
March 05, 2012
Yazılım geliştirici olarak iş aramak garip biçimde hem çok kolaylaşıyor
hem de çok zorlaşıyor. Zorlaşmasının nedeni gereken bilgi ve deneyim
seviyesinin sürekli artması. Kolaylaşmasının nedeni ise şirketlerin
yazılımcı ihtiyacının bu seviyeden daha hızlı biçimde yükselmesi.
Mesela Amerika gibi güçlü CS (Computer Science, Bilgisayar Bilimleri)
bölümlerine sahip üniversitelerin olduğu ve bir yandan da yurtdışından
yazılımcı ithal eden bir ülkede, iyi bir yazılımcı bulup işe almak
beklenmedik kadar güç bir iş. İlk önce verdikleri astronomik rakamlarla
Wall Street ve keyifli ortamıyla üniversiteler bu kitlenin kaymağını
topluyor, daha sonra da Google, Apple, Microsoft, Facebook, vb gibi
isim sahibi firmalar. Kalanları kapabilmek için de küçük startuplar
daha "cool" olma ve gelecekte dünyayı ele geçirme umutları satmakta
birbirleriyle yarışmaktalar.
Bu kıran kırana ortamın iş ve işçi arayışını hallice değiştirmiş olması
şaşırtıcı değil.
İşverenler başvuru beklemek yerine iyi geliştiricilerin takıldığı
ortamlarda araştırma yapıp buldukları potansiyel adaylara görüşme
teklifi gönderiyorlar. Büyük çaplı olanlar üniversitelere yerleşip
potansiyel sahibi öğrencilerden stajyer kapmaya çalışıyor. Araştırma
ortamlarından birisi diğer geliştiricilerin sosyal ağları. LinkedIn
gibi profesyonel sosyal ağ siteleri, StackOverflow, TopCoder gibi
bilgi paylaşımı ve yarışmalar yapılan siteler, özgür yazılım
projelerine ev sahipliği yapan GitHub, GoogleCode gibi siteler belli
başlı kaynaklar.
Ancak kendinizi görünür kılmanın en kolay ve etkili yolu bir özgür
yazılım projesine katkıda bulunmak. Bu konuda geçen sene başında
Javascript'çilerin ismini tanıyacağı bir geliştirici,
John Resig
İşe alma söz konusu olduğunda, bir Github commit'ini herhangi bir
CV'ye tercih ederim diye bir laf etmişti ve epey tartışma
yaratmıştı. Bu kapalı kod üreten işlerde çalışanların çok işine
gelen bir durum değil. Bir şirkette onbeş yıl çalıştıktan sonra
elinizde başkalarına göstermeye izniniz olan herhangi bir örnek
kodunuz olmayabilir. Ancak eşitsiz ve acımasız da olsa gidişat
bu yönde, çünkü birisinin yazılım becerisini değerlendirmenin en
kolay ve hızlı yolu yazdığı koda bakmak. Özgür yazılım projelerinde
kişinin test ve belge üretme, diğer geliştiricilerle ve kullanıcılarla
birlikte çalışma gibi çok daha önemli özellikleri de bir ayna gibi
görülebiliyor.
Tabii ki her projenin görünürlüğü farklı derecede. İş ilanlarından
güncel bir derleme yaparsak, mesela Nginx, haproxy, Hadoop, memcache, Redis,
MongoDB, puppet, vb gibi özgür yazılımlar epey sık geçiyor. Dolayısıyla
bunlar üzerindeki deneyim ve katkılarınız daha çok ilgi çekme şansına
sahip. Yazılımların sayfalarında yada şirketlerin mesela performansla
ilgili sunumlarında neler kullandıklarını daha yakından görebilirsiniz.
Bir şekilde bağlantıya geçtikten sonraki adım ön eleme. Burada genelde
daha önce yaptığınız işler, şirketin neler yaptığı, işin ilginizi
çekip çekmediği gibi daha klasik konular konuşulmakta ve mesela şirketin
yazılımcılarından biriyle kısa süreli bir telefon görüşmesi yapıp
teknik bilginiz değerlendirilmekteydi. Ancak son zamanlarda arttığını
gördüğüm bir uygulama daha var. Size bir problem ve bu problemi
çözmek için yazılmaya başlanmış bir program gönderiyorlar, birkaç
saat içinde programın hatalarını ayıklayıp, yeni özellikler ekleyip,
belki bazı kısımları daha düzgün şekilde yeniden yapılandırıp geri
gönderiyorsunuz. Programın çalışması kolayca test edilebileceği
için şirketin yazılımcılarının incelemesinden önce epey bir eleme
yapılabiliyor.
Asıl görüşme kısmı ise neredeyse tamamen Google modeline dönmüş durumda.
Yarım gün falan süren, tamamen teknik konulardan oluşan ve tahtada kod
yazılan zorlu bir sınav. Ağaç ve graph yapıları, arama ve sıralama,
karmaşıklık gibi teorik konular, bildiğiniz programlama dilinin en ince
detayları, işletim sistemi, ağ ve bilgisayar mimarisi. Bazı firmalar
bu konsepti yalnızca gördükleri kadarıyla taklit ettikleri için,
anlamsız derecede
zor yada adaletsiz sorular sorabilirler. Bazı firmalar ise üniversite
CS eğitiminin üzerinde ve gerçekten etkileyici yanıtlar bekleyebilir.
Burada başarılı olmak için günceli takip etmek gerekiyor. Bildiğiniz
sıralama algoritmaları Quick, merge ve heapsort'tan ibaret olmasın.
Ağaç deyince aklınıza binary tree değil, Suffix tree, R tree, Radix
tree, Judy array falan gelsin.
Bu konuları öğrenecek bir dolu kaynak var internette. Mesela
AI Class,
Udacity ve
ML Class özellikle
istatistiksel yöntemler ve yapay zeka konusunda çok başarılı kaynaklar.
Bir diğer yardımcı da yine özgür yazılımlar. Favori yazılımlarınızın
hangi algoritmaları kullandığına baktınız mı hiç? Mesela
bellekte bir kopyalama işlemini nasıl en hızlı yaparsınız?
eğer glibc kodunu açıp memcpy fonksiyonuna baktıysanız cevabı
görmüşsünüzdür :) Ya da mesela onbinlerce bağlantıyı aynı anda
yönetebilen bir sunucu nasıl yazılır? Nginx, lighttpd ve
Apache gibi özgür yazılımların içinde buna dair ipuçları olsa
gerek değil mi?
Bütün bu tantana yalnızca almışken daha iyi elemanı alalım kaygısından
ya da beğenilen bir şirkete girmeye çalışmaktan kaynaklanmıyor. Gelişen
teknoloji ve artan kullanıcı sayısıyla birlikte işlenen veri
inanılmaz boyutlara ulaştı ve bu veriden çıkarılacak anlamlı sonuçlara,
en başta reklam sektörü tarafından, çok büyük paralar ödeniyor.
Dolayısıyla daha hızlı, daha az kaynak kullanan, daha başarılı
sonuç üreten ürünler aslan payını kapıyor. Burada rekabet hem algoritma
seviyesinde, hem de o algoritmayı en ideal biçimde gerçekleyeceğiniz
uygulama seviyesinde.
Bu düzeye yalnızca dört senelik üniversite eğitimiyle (hele
hele ar-ge yapılmayan ve seviyesi düşük üniversitelerde) ya da
hobi seviyesinde bir programcılık
ilgisiyle gelmek mümkün değil. Mutlaka zorlu problemlerle karşılaşıp
bunlara çözümler geliştirmeniz, bir yandan da teorik bilgilerinizi
sağlamlaştırmanız lazım.
Böyle bir hedefiniz varsa, stajınızı, çalışacağınız şirketleri,
yapacağınız kişisel projeleri dikkatle seçmeniz gerekli. Mesela yüksek
maaşlı ancak rutin ve yıpratıcı bir işe girip, uzun bir süre çalıştıktan
sonra oraya çakılı kalıp, daha iyi bir noktaya geçme şansınız
kalmadığını farkedebilirsiniz. Yaptığınız işin başkaları
tarafından görülebilir olmaması ve yeni şeyler öğrenmenizi gerektirmemesi
çok tehlikeli kariyer riskleri.
05 March 2012 @ 08:32 PM
February 20, 2012
Çalıştığım şirkette epey bir süredir
Agile
(Çevik) yazılım geliştirme metotlarından biri olan
Scrum
(Ragbi oyununda takımın bir mesafeyi almak için kafa kol
girişmesini ifade eden bir terim :) uygulanıyor.
Agile yaklaşımın temelinde gereklerin geliştirme süreci boyunca değişeceği,
dolayısıyla yazılımın artımsal olarak kısa adımlarla geliştirilmesi,
müşterilerin ve geliştiricilerin süreç boyunca etkileşimi, yazılımın
her anında çalışabilir olması gibi bazı genel fikirler var. Scrum ise
bu fikirlerden yola çıkıp geliştirme ve planlama sürecinin nasıl
yürütüleceğini ayrıntılı olarak (ve süslü deyimlerle) tanımlayan bir
yöntem.
Bu yöntemler hakkında detaylı bilgi internette bulunabilir, ben yalnızca
deneyimlerimden yola çıkarak öznel görüşlerimi aktaracağım.
İlk olarak, Scrum geliştirme işinin teknik yönüyle ilgili çok az şey
içeriyor. Kodlama standartları, sürüm kontrol, inşa, test, vb pratikleriniz
olduğunu varsayıp devam edelim.
Scrum takımı, geliştiriciler, ürünün önceliklerini belirleyen bir product
owner (ürün sorumlusu) ve Scrum süreçlerinin yürütülmesi, geliştiricileri
bloklayan engellerin kaldırılması, varsa diğer takımlarla iletişim
gibi işleri yapan ve belli aralıklarla değişebilen bir Scrum Master'dan
(Scrum yöneticisi) oluşuyor.
Scrum süreci sabit sürelerle yapılan geliştirme hamleleri (sprint)
şeklinde. Bu süre genelde birkaç hafta. Her sprint başında yapılacak
işler planlanıyor ve sprint süresince bu planlama değiştirilmiyor.
Tabii bu süre bazı işler için küçük bazıları için büyük. Scrum'ın buna
çözümü, işleri kendi başına çalışan ve sorunun çözümünde bir miktar
ilerlemeye karşılık gelen küçük adımlara bölmek ve her Sprint sonunda
bir miktar çalışmayı ürüne katıp o adımı geçmiş olmak. Kağıt üzerinde
mantıklı da gelse, uygulamada işler bu kadar basitçe adımlara ayrılamıyor
elbette. Bazı durumlarda işi artımsal adımlara bölmek toplamda daha uzun
zamanda bitmesine yol açabiliyor. Ara adımlarda çıkan ürünlerin
kullanıcılara ulaşması da, bakım zorluğu yaratacaksa istenmeyen bir
şey olabilir. Kimi zaman da sprint bitmeden bir özelliği yada hata
düzeltmeyi ürüne katıp müşteriye sunmak isteyebilirsiniz. Dogmatik
yaklaşmayıp bu tür durumlarda esnek davranabilirseniz sprint
yönteminin genel olarak zararlı olmadığını düşünüyorum.
Her gün belirli bir saatte, ekipteki herkesin geçen gün ne yaptığını,
bugün ne üzerinde çalışacağını ve devam etmesine engel olabilecek her
türlü engeli anlattığı günlük toplantı (standup) yapılıyor. Bu toplantının
ayakta ve aynı odada yapılması vb gibi bir dizi kural var ama siz
şekilselliğe değil amaca bakın. Önemli olan kısa sürmesi, herkesin
birkaç cümle söyleyip birbirinin yaptığından haberdar olması.
Amaç ekibi onbeş dakkada senkronize edip, o gün başka toplantıların
yapılmasına engel olmak! Scrum'ın pratikte en faydalı uygulaması bence bu.
Akla gelen her özellik ve geliştirme önerisi, user story (kullanıcı
hikayesi) adı verilen ve genellikle "bir Gazeteci olarak kelime işlem
programında sözcükleri sayabileceğim bir özellik istiyorum, böylece
istenen uzunluğu aşmadan yazabileceğim" gibi birinci ağızdan yazılmış
fonksiyonel iş tanımları olarak, backlog (yığılmış iş) adı verilen bir
listeye ekleniyor. Sprint başında takım bu listeden o sprint süresince
yapılacak işleri seçiyor. İşlerin fonksiyonel ve açık biçimde
belirtilmesi (user story'ler işin tamamlanma koşullarını ve çeşitli
testleri de içerebilir) faydalı bir yaklaşım, ancak backlog fikrini
doğru bulmuyorum. Bu konuda
Rework çok daha akıllıca
bir yöntem öneriyor: Uzun listeler moral bozmaktan başka bir işe
yaramaz. Eğer bir işi bir kenara yazmadığınızda unutuluyorsa zaten
sandığınız kadar önemli ve yapılması gereken bir şey değildir. Müşteriler
ile sürekli bir iletişiminiz varsa zaten size en öncelikli ve gerekli
işi sürekli hatırlatacaklardır.
Burada bir sorun da, ürün kalitesini arttıracak ama müşteriye direk
yansımayan ufak işleri sıraya almanın çok zor olması. Bunları ya
kendi başınıza yapacaksınız, değerlendirmelerde gözükmeyecek ve
bunlara harcadığınız zamanın hesabını veremeyeceksiniz. Ya da bunlara
birer user story oluşturmak yada eldekilerden birine eklemek için
hem zaman hem de ekibi ikna edip sıraya aldırmak için enerji
harcayacaksınız.
Backlog'a atılan user story'ler takım tarafından zorluk ve tamamlanma
sürelerine göre puanlanıyor. Bu puanlar o sprint'te başlanacak işleri
belirlerken ve süreç boyunca burndown chart, velocity gibi
süslü isimleri olmasına karşın aslında oldukça basit istatistikleri
oluştururken kullanılıyor. Amaç takımın verimini ve işlerin yürüme
hızını gözlemlemek ama burada detaylarına girmeyeceğim bir dizi
kurnazca yöntemle yapılmalarına rağmen neredeyse hiç bir işe yaramıyorlar.
Puanlama, eğer kendinizi kandırmıyorsanız, işe başlamadan bilemeyiz
demekten ibaret. Diğer istatistikler ise elma ile armutu karşılaştırıyor.
Bu ölçme girişimleri ar-ge'yi teneke kutu üretimi sanan yöneticileri
tatmin etmek için icat edilmiş olsa gerek. Onlara kötü bir haberim var, eğer
projeyi en ufak detayına kadar kavrayabilecek kadar bilginiz yoksa
bir ar-ge projesini yönetemezsiniz. İyi niyetliler sizi terkeder, kötü
niyetliler metriklerinizi kandırır. Bu noktada maalesef
velocity yıllar öncesinin
kod satırı sayısı kavramından bir adım öteye geçebilmiş değil. Benim önerim şu: projeyi
takip mi etmek istiyorsunuz, gidip commit eposta listesini okuyacaksınız.
Anlamıyorum olup biteni diyorsanız da proje yönetmeyin lütfen!
Scrum kabaca böyle. Doğru uygularsanız faydalı olabilecek bazı pratikleri
var. Bir bütün olarak almayıp, her pratik için bu doğru mu? ve benim
durumuma uygun mu? diye sorgulamanızda fayda var. Şekilselliklerinden
ve seremonilerinden ise kaçının derim, gülünç duruma düşmeyin.
Agile felsefesine daha uygun başka uygulamalar da mevcut. Bu yazının
kapsamı dışındalar, o yüzden netten kendiniz araştırabilirsiniz.
Ayrıca herhangi bir çelişki halinde Rework kuralları daima geçiş
üstünlüğüne sahiptir :)
20 February 2012 @ 10:47 PM
January 27, 2012
Benim için her şey büyük bir raslantı zinciriyle başladı aslında..
Tanışma ve Staj Başvurusu (Ocak 2007 – Nisan 2007)
Önce yurtdışında Erasmus yapmaya karar verdim. Sonra gitmek istediğim okul ile kendi okulum arasında zorla anlaşma yaptırdım. Ocak 2007′de Fransa’nın Grenoble şehri’ne gittim. Derslerime başladım ve gördüm ki gerek derslerde gerek laboratuvarlarda kısacası her yerde Linux kullanılıyor. Eve döndüm, dizüstü bilgisayarıma Pardus 2007 kurdum. 6 ay Skype ihtiyacım dışında sadece Pardus 2007 kullandım.
Bir gece yattığımda “Keşke Pardus Projesi’nde staj imkanı olsaydı..” dedim. Uyandıktan sonraki 1-2 gün içerisinde Pardus’un ilk defa stajyer alacağını öğrendim. Heyecanlandım tabii. Bir yandan çok istiyordum bir yandan da elle tutulur bir Linux tecrübem olmadığından kabul edilme olasılığımın düşük olduğunu düşünüyordum. 1-2 hata bildirmiştim o kadar.
Neyse vakit kaybetmeden bir CV ile niyet mektubu hazırlayarak başvurdum (29 Mart 2007):
Sevgili Pardus Ekibi,
Öncelikle biraz kendimden bahsedeyim. Galatasaray Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği 3.Sınıf öğrencisiyim. Geçen sene yaptığım başvuru sonucu, Ocak 2007′den beri Fransa’nın Grenoble şehri’nde okumaktayım. Haziran 2007′ye kadar sürecek bu değişim programı sonunda İstanbul’a dönecek ve 2 ay boyunca zorunlu yaz stajımı gerçekleştireceğim.
Doğduğumdan beri bilgisayarla bir şekilde ilişki içerisindeyim ve bundan oldukça memnunum ve halen ilk gün sahip olduğum heyecana sahibim. Bu heyecanımı da arkama alarak lisans eğitimimi de bilgisayar üzerine yapmaya karar verdim. Bilgisayar ve elektronik dallarına ait her konu başlığına ilgiliyim. Ancak özellikle bilgisayarın elektroniksel olarak tasarımı, işlemci organizasyonu, işletim sistemi tasarımı ve sinyal işleme konularına ilgi duyuyorum. Tamam bu konular hakkında inanılmaz bir bilgi birikimine sahip olduğumu söyleyemem ancak uğraşırken en çok zevk aldığım konu başlıkları bunlar.
2004 yılından beri Linux ile uğraşıyorum. Üniversite’nin ilk senesinde, okulun köklü gruplarından GSULinux tarafından verilen dersleri takip ederek ilk sene sonunda Staff kadroya dahil edildim. Lise yıllarımda çekinerek ama merakla baktığım UNIX dünyasıyla
pratik olarak tanışmam bu yolla oldu. Özellikle Gentoo işletim sistemini kurma çabalarım süresince oldukça deneyim kazandığımı söyleyebilirim. Bunun dışında 2003 yılından beri C programlama diliyle bir şekilde iç içeyim ve bundan oldukça memnunum.
Lafın kısası, stajımı pardus ekibinde yapmak istiyorum çünkü 2 aydır laptopumda kullandığım işletim sisteminin iyileştirilmesinde en ufak bir faydam olursa bundan oldukça gurur duyacağım. Kullanırken bile gurur duyduğum bu işletim sisteminin ileride ülkem için mükemmel bir iftihar kaynağı olacağını seziyorum. Stajımı geçen sene de TÜBİTAK UEKAE bünyesindeki optoelektronik laboratuvarında yaptım ve ortamı tanıyorum. Ekipteki herkesten bilgi ve birikimime katkıda olacağına inandığım bir ton şey öğreneceğimi biliyorum. Python ile maalesef çok fazla uğraşmışlığım yok. Sadece geçen yaz vakit bulduğumda biraz bakmıştım ancak tabi ki pratik yapmadığım için çok fazla bir şey hatırlamıyorum. QT kullanarak grafiksel arayüz de geliştirmedim. Öğrenmemin çok fazla zaman alacağını düşünmüyorum, yaza kadar vakit bulursam çalışmayı, kurcalamayı düşünüyorum. Aşağıya staj projeleri listesinden seçtiklerimi yazıyorum. Bunlar aralarında, zorluğuna ve bilgi ihtiyacına bakmaksızın, en çok ilgimi çekenler:
- Göç aracı
– Proxy Ayar Arayüzü
– Paket Yapım Aracı
– Diğer Linux dağıtımlarının GRUB’a eklenmesi.
– Grafik yapılandırma arayüzü
Özgeçmişim ektedir. Yapmam gereken stajın resmi süresi 2 ay olup (40 iş günü), Temmuz 2007′den, Eylül 2007′ye kadar olan sürede herhangi bir zaman diliminde gerçekleştirebilirim. Bilgilerinize arz ederim. İyi çalışmalar.
Kişisel cevap 24 Nisan 2007 tarihinde geldi:

(A.Murat Eren tarafından yazılan detaylı blog girdisi de okumaya değerdir.)
Staj (Temmuz 2007 – Ağustos 2007)
Staja başladıktan sonra farkettiğim şey çevremde Pardus ve Linux adına benden daha fazla şey bilen, ofisteki geliştiricilerle tanışan insanların olduğuydu. Ben derleme çiftliğine XMLRPC tabanlı bir iletişim katmanı eklemekle uğraştım, bunu yaparken de karşıma çıkan hataları düzelttim. Genelde Ekin Meroğlu ve S.Çağlar Onur ile çalışıyorduk, ben onların yanına gidiyor, bir şeyler soruyor, yanıtları not alıyor geri stajyer ofisine dönüyor bir şeyler yapmaya çalışıyordum.
Staj süresi çabuk geçti, bir sürü şey öğrendim, Anibal’in Mezarı’nı gezdim, bir sürü değerli insanla tanıştım, eğlendim falan derken 11 Eylül 2007′de Çağlar Jabber üzerinden “Bizimle yarı zamanlı çalışmak ister misin?” dedi. Teklifin doğum günüme gelmesi ilginçti. Kabul ettim.
Yarı Zamanlı Katkı (Ekim 2007 – Ağustos 2008)
Ekim 2007 – Haziran 2008 arası yarı zamanlı olarak projeye destek verdim. Otomatik yazıcı tanıma altyapısı üzerinde çalışıyordum vakit buldukça. İlk olarak Pardus 2008 sürümünde bu altyapıyı devreye almıştık ve kullanıcılara oldukça kolaylık sağlamıştık. Benimle beraber Gökçen Eraslan tam zamanlı, Fatih Aşıcı ise yarı zamanlı olarak işe başlamıştı.
Yarı zamanlı çalıştığım süre üniversitenin son sıfına denk geldiğinde aynı zamanda tez çalışmalarıyla boğuşmaktan Pardus’a yeterli vakit ayıramıyordum. Tezi tamamlayıp Haziran 2008′de mezun olarak ofise geldiğimde Erkan Tekman ile “Ben akademik bir şeyler yapmak istiyorum, yüksek lisans yapacağım, bir süredir de tez ile uğraşmaktan projeye vakit ayıramadım ve aramıza mesafe girdi” temalı bir konuşma yaptım ancak beni projede kalmaya ikna etti, akademik iznimi kullanarak yüksek lisans da yapabileceğimi belirtti. Ağustos 2008 itibariyle tam zamanlı olarak projede çalışmaya başladım.
Tam Zamanlı Katkı (Ağustos 2008 – Ocak 2012)
Ağustos 2008′de tam zamanlı bir geliştirici oldum. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde yüksek lisansa başladım. Ancak bazı kişisel ve takvimsel sebeplerden dolayı hem işin hem de yüksek lisansın beraber yürümeyeceğini anlayarak yüksek lisansı bıraktım.
Staj ve yarı zamanlı çalıştığım dönemlerde beraber katkı vermeye çok fazla fırsat bulamadığım Gürer Özen, İsmail Dönmez, S.Çağlar Onur birbirlerine yakın sayılabilecek zamanlarda projeden ayrıldılar. Çağlar’ın ayrılmasıyla bir anda çekirdek paketini elimde buldum. Çekirdek paketinin ve çekirdek sürücülerinin bakımını üstlendiğimde Pardus 2008 sürümü aktif olarak geliştiriliyordu ve 2.6.25 serisi çekirdek kullanıyorduk.
15 Kasım 2008 tarihinde çekirdeği 2.6.25.20 sürümüne yükselttim ve SUSE’den aldığım yamalarla çekirdeğe UDF desteği ekledim. Bu benim çekirdek paketine ilk güncellememdi.
Daha sonra Pardus 2009′u 2.6.31 serisiyle yayınladık. Kurumsal 2 sürümündeyse önce 2.6.32 serisini kullandık sonra ise 2.6.35 serisine geçiş yaptık. Pardus 2011′de ise 2.6.36 ve 2.6.37 çekirdeklerini kullandık.
Çekirdek ve sürücü bakımının yanında kararlı depoya aktarılmamış paketleri yavaş yavaş 2008 kararlı deposuna aktarmaya başladım. Bu esnada derleme hatalarıyla karşılaştım, onları çözmeye çalıştım, yama nedir öğrendim, yama buldum, yama yaptım. Bu süreç paket bakımı konusunda beni oldukça eğitti.
Zamanla Onur Küçük‘ün üzerinden yazıcı ile ilgili paketleri devraldım. Bunun yanında bazı temel kitaplıklar, tarayıcı desteği, yine Çağlar’dan kalan ses altyapısı, Pınar Yanardağ‘dan devraldığım Bluetooth altyapısı, HAL, udev, kablolu/kablosuz ağ altyapısı, falan derken şu an bakıyorum da 2011 kararlı deposunda 425 adet paketin bakıcısı olarak görünüyorum.
Bu süre içerisinde bana atanan ve daha sonra ÇÖZÜLDÜ olarak kapatılan hatalara baktığımda 586 sayısını görüyorum. Bu yaklaşık bir değerdir tabii ki, arada yanlışlıkla çözüldü olarak işaretlenen, bana atanan ancak benim çözmediğim hatalar da vardır mutlaka ancak ne kadar katkı verdiğime dair bir fikir vermesi açısından önemli.
Pardus Kurumsal 2
10 Aralık 2009 tarihinde, Proje Yöneticisi Erkan Tekman tarafından Geliştirici listesinde duyurulduğu üzere, Pardus Kurumsal 2 dağıtımının geçici sürüm yöneticisi oldum. Aslen Ekin’in yöneticiliğinde başlayan bu sürüm, Ekin’in askerlik görevi için projeden bir süreliğine ayrılmasıyla geçici olarak bana devredilmişti. Ekin’in askerden döndükten sonra sözleşmeli projeler sorumlusu olmasıyla, sürümün yöneticiliği asaleten bana devredilmişti.
KDE masaüstü ortamının artık bakımı yapılmayan ancak kararlı ve hızlı olan 3.5 serisinin kullanıldığı Pardus Kurumsal 2 sürümü için çok çaba sarfettik. Sürüm takviminde aksamalar olmadı değil ancak hep son ürünü daha iyi hale getirmek için yaşandı bu aksaklıklar. Bir kurumsal sürümde olması gerektiğine inandığımız unsurları iş gücümüzün ve kabiliyetimizin izin verdiği ölçüde son ürüne yansıtmaya çalıştık ve Şubat 2011′de sürümü yayınladık.
TÜBİTAK içerisinde de ürüne ilgi büyüktü. TÜBİTAK tarafından geliştirilen bir akıllı kart işletim sistemi olan AKİS desteğini eniyileştirmek için AKİS ekibiyle beraber çalıştık, Temmuz 2011′de Kurumsal 2 üzerinde oldukça kapsamlı bir AKİS desteği sağladık, sunumunu yaptık.
Yine EPDK, SKAAS gibi projelerden daha Kurumsal 2 sürümü çıkmadan gelen istek ve eksiklikleri son ürüne olabildiğince yansıtmaya çalıştık. Bu ekiplerle ortak çalışmalar yürüttük, birbirimize destek olduk.
Peki ne oldu?
Milliyet Gazetesi’nin 28 Ağustos 2011 tarihinde yayınladığı haberde de belirtildiği gibi Kamuda yeniden yapılanmayı düzenleyen ‘Kanun Hükmünde Kararname’lerle bürokraside yeni bir atama operasyonu daha gerçekleştirildi ve TÜBİTAK Başkanı Nükhet Yetiş görevinden alındı. Birkaç gün sonra ise BİLGEM başkanı Önder Yetiş istifa etti.
Tabii ki bu son yazımda siyasete bulaşmayacağım. Ağustos 2011′de başlayan ve hâlen devam eden yeniden yapılanma sürecini bu yazının okurları kendi algı ve yorumlama yetileri çerçevesinde değerlendireceklerdir.
Ancak,
bu 5 aydır devam eden süreç TÜBİTAK’ın başına bir çığ gibi indi. Bu çığdan çok fazla etkilenen ve hiç etkilenmeyen araştırmacılar, yöneticiler, projeler, birimler oldu.
FATİH Projesi’nde Pardus Projesi’ne beklenen ve ümit edilen değer asla verilmedi. Hükümetin bakanları Pardus hakkında “Pardus diye TÜBİTAK’ın geliştirdiği bir işletim sistemi var.” gibi trajikomik sözler sarfetti.
FATİH hakkında hiçbir umut ve gelecek görülmüyorken Pardus Projesi Ekim 2011 sonunda UEKAE’den BTE’ye geçirilip “Fatih için Pardus” olarak yeniden adlandırıldı. Acaba? dedik.
Birkaç gün sonra ise üst düzey bir yönetici enstitü çalışanları önünde “Microsoft bilgisayar başına 5TL lisans indirimi yapmış, zaten Ulaştırma Bakanı da geçen gün projeyi Microsoft’a vereceğiz dedi bana” gibi profesyonelliğe pek yakışmayan açıklamalarda bulundu.
Daha sonra yine üst düzey bir yöneticiden FATİH Projesi’nde Microsoft’a kök söktürdüğü için Pardus’a minnettar olunduğunu duyduk.
Böylece en azından ben “Fatih için Pardus” yeniden adlandırmasının oyalamadan başka bir şey olmadığını idrak ettim.
Etrafımızdaki tanıdığımız, saygı gösterdiğimiz, işini iyi yaptığını bildiğimiz araştırmacıların görevlerinden alınarak alt seviye görevlere gönderildiklerine şahit olduk. Basının ve dış dünyanın ise olan bitenden hiç haberi olmadı, olamadı.
Ben?
Bu yeniden yapılanma sürecinin Pardus için iyi bir şekilde sonuçlanacağına dair inancım çok azdı, o az olan inancım da katıldığım bazı toplantılar ve tanıştığım bazı yeni insanlar tarafından yok edildi. Ben de gittiği yere kadar projede devam etmeye, o esnada da elimden geldiğince hatalarla ilgilenmeye karar verdim. Kurumsal 2 için güncelleme paketi yayınladım, oyun alanımda çekirdeği 3.2 serisine çektim, bazı hataları düzelttim. Oyun alanımda systemd, dracut, kmod gibi yeni Linux teknolojilerinin paketlerini hazırladım olası bir yeni sürüm planı için. Bir yandan da devam etmekte olan yüksek lisans eğitimimle ilgili proje ve sınavlarla ilgilenmeye devam ettim.
Görevlendirme
29 Aralık 2011 tarihinde 1 aylığına Ankara’ya görevlendirdiğimi öğrendim.
Ben Ekim 2007′de Pardus Projesi’ne geliştirici olarak alındım, enstitüler ve projeler arası çalışacak taşeron bir yazılım geliştirici olarak değil. Ayrıca Ocak 2012 süresince finallerimin ve proje teslimlerimin olduğu da yönetim tarafından bilindiğine göre bu görevlendirmenin ne kadar iyi niyetli olduğu oldukça şüpheliydi.
Gittiği yer burasıymış dedim ve bu çığ altında kalmış kurumdan sıyrılarak ayrıldım.
Peki şimdi ne olacak?
Şu anda projede 11′i geliştirici olmak üzere 14 kişi çalışıyor. TÜBİTAK, Pardus Projesi’nin geleceği hakkında yakın zamanda bir çalıştay düzenleyecek. Ben davet edileceğimi bile düşünmediğim bu çalıştayın yapıcı değil yıkıcı olacağını düşünüyorum, umarım haksız çıkarım.
Başka bir dağıtım projesi var mı?
Ben hâlen evimde Pardus 2011 kullanıyorum ve Pardus’un diğer dağıtımlara göre avantajlarının olduğuna, daha kullanıcı dostu olduğuna ve PiSi paketleme altyapısının oldukça başarılı ve kullanışlı olduğuna inanıyorum. Bu yüzden Pardus’u tek başıma veya başkalarının da katkısıyla başka bir ad altında devam ettirmek istiyorum. Hatta bir süredir GitHub altında benim yaratmış olduğum bir depoda Pardus 2011 kaynak deposunun bir kopyası var. Yaptığım bazı çalışmaları arada sırada oraya commit ediyorum ancak ortada sadece biraz ilerlemiş bir depo var, ürün olmaya yakın hiçbir şey yok.
Ancak istemekle olmuyor bu iş. Ben ne kadar istiyorum desem de hem yüksek lisansım hem olası bir yeni iş hayatım bu yeni projeye verebileceğim katkı miktarını oldukça düşürecek. O yüzden biraz daha düşünüp ona göre konuşmak istiyorum.
Teşekkür
Öncelikle çabaladığı, savunduğu, hedeflediği her şey için muhteşem yöneticim Erkan Tekman’a,
sonra aklıma gelen kronolojide TÜBİTAK bünyesinde Pardus Projesi için katkı vermiş arkadaşlarım
Gürer Özen, Barış Metin, A. Murat Eren, Barış Metin, Faik Uygur, Onur Küçük, Ekin Meroğlu, S. Çağlar Onur, İsmail Dönmez, Görkem Çetin, Umut Pulat, Koray Löker, Bahadır Kandemir, Gökmen Göksel, Gökçen Eraslan, Fatih Aşıcı, Pınar Yanardağ, Taner Taş, Serbülent Ünsal, Ali Ulvi Tunç, Işıl Poyraz, Semen Cirit, Renan Çakırerk, Serdar Dalgıç, İbrahim Güngör, Eren Türkay, Erdem Bayer, Akın Ömeroğlu, Mete Alpaslan, Fatih Arslan, Meltem Parmaksız, Metin Akdere, Mete Bilgin, Mehmet Emre Atasever, Yasemin Yiğit Kuru, Hakan Şimşek, Uğur Eke, Gökhan Özbulak, Nihan Katipoğlu, Beyza Ermiş, Çağlar Kilimci, Mehmet Özdemir, Bertan Gündoğdu, Kaan Özdinçer ve Pamir Talazan’a,
yine TÜBİTAK bünyesinde çeşitli konumlarda çalışmış veya çalışmakta olan, bana bir şekilde bir şeyler katmış olduklarına inandığım Seda Polat, Fehime Bıyıklıoğlu ve Özmen Emre Demirkol’a,
64-Bit desteği için ÇOMÜ ve Necdet Yücel’e,
Artistanbul ekibinden tanıdığım Ali Işıngör, Seda Akay, Gizem Belen, İrem Çobanoğlu, Uğur Çetin ve tanımadığım diğerlerine,
Özgürlükİçin’in yaratıcıları ve yürütücülerine,
bize daima destek ve katkı veren tüm Pardus kullanıcılarına ve camiasına,
ve son olarak iyi kötü bizi arkadan ittirmiş ve bizi elinden geldiğince desteklemiş olduğunu şimdilerde daha iyi anladığım Önder Yetiş ve eski yönetime
teşekkür ederim.
Son olarak…





***
27 January 2012 @ 10:13 PM
January 12, 2012
Geliştirdiğiniz bir yazılımı insanların daha fazla faydalanabilmesi için kodları ile birlikte dağıtmak fikri. İlk duyduğumda biraz garip gelmişti, geçmesi 1-2 dakika sürdü.
Ardından işe koyuldum; önce paylaşımdan faydalanan tarafta yer aldım. Özgür yazılım geliştiren insanların paylaştığı kodları incelendim, bazı değişiklikler yaptım, işime yaramayan kısımları attım, paketledim ve sattım. Para kazanınca, kendimi kodlarından yararlandığım insana borçlu hissettim. Para teklif ettim, istemedi. Onun yerine onun bana yaptığı gibi benim de ona katkı vermemi istedi. Yazılım ile ilgili yanlış olduğunu düşündüğüm kısımları söyledim, birkaç hatayı düzelttim, bazı değişiklikler ile ilgili tartıştım ve bir şekilde yazılımı geliştirdim. Yeri geldi birbirimizi ikna edemedik, bir önceki sürümden sonra yollarımızı ayırdık. Yeri geldi işi gücü bırakıp bira içmeye gittik.
Özgür yazılımı yukarıda anlattığım gibi ele alıyorum ben. Ne üzerinde çalıştığım platformun özgürlüğü, ne de şu anda bu satırları yazdığım yazılım ile ilgili özgürlük detayları ilgilendirmiyor beni. Bugüne kadar yazdığım satır kod şu anda İnternet üzerinden erişilebiliyor, özgürce başkaları tarafından kullanılabiliyor ve yine bir şekilde birilerinin işine yarıyorsa bu benim için yeterli. Biraz daha açıklamak gerekirse; Windows üzerinde dahi uygulama geliştirebilirim (tercih etmem ama zorunda kalırsam geliştiririm) ve o uygulamayı özgür bir şekilde kullanılmak üzere insanlara dağıtabilirim. Bu benim için özgürlük dışı bir davranış olarak gözükmüyor. Hatta eski tartışmalara da taş atmak gerekirse; ben yazılım geliştirirken Jira dahi kullanabilirim; bu Pardus için doğru olmayabilir, projenin gereksinimleri, hedefleri vs. ile ilgili başka durumlar söz konusu olabilir ve özgür olmayan bir yazılım kullanarak özgür yazılım geliştirmek konusu tartışmaya açılabilir. Fakat kişisel olarak geliştirdiğim/geliştireceğim uygulamaları geliştirirken kullanacağım yazılımların özgür olup olmaması beni zerre ilgilendirmiyor.
Bunları buraya geçmişten bir not kalsın diye, 10 yıl aradan sonra kapalı kodlu yazılım geliştirmek zorunda olduğum için yazıyorum. Hiçbir zaman Richard M. Stallman gibi bir bakış açısına sahip olamadım, doğru olduğunu ya da yanlış olduğunu tartışmıyorum, fakat benim özgürlük bakış açımda sadece benim neyi nasıl yaptığım önemli. Ben herhangi bir insanın işine yarayacak bir uygulama geliştirdiysem, bunu özgürce kullanmasını, değiştirmesini ve hatta tekrar dağıtabilmesini garantilediysem bu bana yeterli geliyor.
Yani ben Windows üzerinde özgür bir yazılım geliştirebilir, kullandığım görselleri Photoshop ile hazırlayabilirim. Yine eklemek gerek; tercih etmem ama yapabilirim ve bu yazılımların özgürlüğü konusunda da herhangi bir endişe duymam.
12 January 2012 @ 11:38 AM
14 Aralık 2011 tarihi itibarı ile Tübitak/Bilgem’den ve en önemlisi hayatımın önemli bir yerinde duran Pardus projesinden çeşitli sebeplerle ayrıldım. Yaşamak için maalesef para kazanmanın şart olması ve benim de çalışmadan durmayı pek sevmeyen biri olmam sebebi ile özel sektöre geri dönmüş bulundum; 19 Aralık 2011′den beri Sigma R&D‘de yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum.
Genelde bilgisayar bilimleri ve bilgisayarlı görsel işleme ile ilgili işler yapıyoruz, %99′u eğlenceli işlerden bahsediyorum. Microsoft’un XBox 360 için geliştirmiş olduğu hareket algılama (derinlik, görsel veri) oyuncağı Kinect ve yakın zamanda birkaç firmanın da sunumunu yapacağı girdi aygıtlarını kullanıyoruz.
Sigma R&D’de daha önceden geliştirilmiş bir kütüphanemiz var; Sigma Natural Interface Library (SigmaNIL). Bu kütüphaneyi kullanarak kamera ve derinlik bilgisi sunabilen ve şu an için OpenNI tarafından desteklenen herhangi bir aygıttan gelen verilere dayanarak fiziksel hareketlere anlam kazandırabiliyoruz. Bu şu anlama geliyor; herhangi ek bir aygıt kullanmadan sadece hareket ederek bilgisayara istediğinizi yaptırabiliyorsunuz. Ben de genel olarak bu kütüphaneyi kullanabilen uygulamalar geliştirmekle uğraşıyorum. Görsel etkileşim içeren basit uygulamalar ya da oyunlar gibi. Yine Qt ile fakat bu sefer C++ kullanıyorum.
OpenNI açık kaynak bir API sunduğu için SigmaNIL’de OpenNI’ın desteklediği herhangi bir platformda çalışabiliyor. Belki hatırlayanlarınız vardır, Cebit 2011′de Pardus standında Pardus üzerinde bir oyun oynatmışlardı ;)
Şu an için herşey güzel gidiyor, devamında da öyle olmasını umuyorum. Özgür yazılımdan kopmadım fakat işim gereği geliştirdiğim uygulamaların bir kısmı kapalı kodlu olacak. Ekipçe özgür yazılıma pek uzak olmadığımız için zaman zaman geliştirdiğimiz bazı araçların kodlarını açacağımız kesin ;) Hatta geçtiğimiz günlerde ilk adımı ben attım.
12 January 2012 @ 11:30 AM
January 05, 2012
Pardus projesi Tübitak/Uekae’de birtakım çalışanlar ve bu çalışanların yaptıkları/yapacakları işlere inanan ya da gönül veren gönüllüler tarafından geliştirilen bir özgür yazılım projesidir. Özgür bir şekilde kullanılabilir, dağıtılabilir ya da değiştirilebilir. Kendi içinde birçok alt proje barındırır. Dünya üzerinde birçok kaynaktan erişebileceğiniz özgür yazılımların dışında yukarıda bahsedilen insanlar tarafından geliştirilmiş teknolojileri vardır; paket yönetim sistemi, yönetim altyapısı, yönetim arayüzleri vs. [1] adresinden geliştirilmiş teknolojilere, [2] adresinden üzerinde birçok değişiklik/düzenleme vs. gerçekleştirilmiş diğer özgür yazılımların bulunduğu paket deposuna erişilebilir.
Pardus bugüne dek Türkiye’de gerçekleştirilmiş en büyük Özgür Yazılım projesidir.
Özellikle Türkiye’de yaşayan birçok insan için Özgür Yazılım ile tanışmanın sebebidir. Birçok insanın hayatını değiştirmiştir. Birçok yeni iş sahası ortaya çıkartmıştır.
~ * ~
Bir Özgür Yazılım projesi olarak gerçekleştirilmesine rağmen aynı zamanda Devlet desteği ile varlığını ortaya koyabilmiş bir projedir ve bu iki ayrı kavramın birbiri ile çatışmasından dolayı ortaya çıkmış hassasiyetin cezasını çekmiştir. Özgür yazılımın gerekleri ile Devlet’in gerekleri her zaman kesişememiştir.
~ * ~
“Türkçeye çevirmişler, sonra da biz yaptık diyorlar!
“Pardus Linux üstüne kurulmuştur, sıkıyorsa onu da yapsınlar!”
“Yeni bir şeye ne gerek var Debian çok güzel onu geliştirselerdi!”
… gibi söyleyen kişiler için çok büyük manalara gelen, fakat işin içinde olan insanlar için çok da öyle olmayan binlerce kalıp cümle ile eleştirildi Pardus. Eleştirilmesinde bir problem yok, zira eleştiriler insanlara nedenlerini anlatma, kendini düzeltebilme imkanı sağlar. Fakat eleştirmek için bir bilgi, birikim ve bikini gerekir.
~ * ~
Özgür Yazılım geliştirenler bilirler, e-posta listelerinde ya da irc kanallarında her an azar işitebilirsiniz. Bu hiç de sıra dışı bir olay değildir hele Türklere özel hiç değildir. Dünya üzerindeki bütün Özgür Yazılım geliştirenler için geçerlidir. Bunu dahi bilmeden bu tip davranışların sorumlusu bırakılmıştır Pardus ve Pardus Geliştiricileri. Doğru mudur, değil midir, herkes öyle yapıyor diye yapmak zorunda mıyızdır. Bunlar tabi ki tartışılabilir fakat bir şekilde özgür yazılımın doğası gereği bu iş böyledir.
~ * ~
Bunun dışında başka bir kesim daha vardır; tartışmak için gerekli altyapıya, bilgiye, birikime ve hatta bikiniye sahip olan fakat sadece tartışan. İşte bu tip insanlar genelde bizim ülkemize mensuptur. Bir ayrıntıyı da eklemek lazım; “sadece tartışan insanlar”. Dünya üzerinde tartışma kısmına kadar aynı olan fakat tartışma kısmını aştıktan sonra çokça övündükleri bilgi, birikim ve bikinileri ile gerçekten tartıştıkları noktada yeni bir akım yaratabilen insanlar. Biz özgür yazılımda buna çatallama (fork) diyoruz. Beğenmiyor musun? Dediğini yaptırmaya ikna edemiyor musun? O zaman çatallarsın! Bu dünyada bu şekilde çalışır, özgür olmanın dezavantajı ya da avantajı da budur.
~ * ~
Pardus projesinin içinde bulunmuş olmaktan çok mutluyum, kim ne derse desin artık pek umursamıyorum. İleride konuşmak için gerekli altyapıya sahip olsanız bile umursamıyorum. Biz çok güzel işler yaptık, çok yanlış işler de yaptık ama adım gibi eminim ki yaptığımız doğrular, yaptığımız yanlışlardan katbekat fazla.
~ * ~
Tübitak çalışanlarının açıklama yapmaması konusunda da bir not ekleyeyim; çalışanlar da ne olacağını, ne zaman neye karar verileceğini bilmiyor! Bu kararsızlığın sebebi maalesef projenin başarısızlığı ya da başarısı değil, Tübitak’ın kendi iç meselesi. Bu yüzden geriye iki seçenek kalıyor; ya çatallayacaksın Pardus’u ya da birilerinin keyfini bekleyeceksin. Her iki yolda da bekleyen birileri olacaktır, ben bundan eminim. Tabi her durumda yukarıdaki engeller karşınıza çıkacaktır.
~ * ~
Özgür Yazılımlar yok olmaz.
05 January 2012 @ 02:05 PM
January 03, 2012
Kaç kişinin aklına gelmiştir bilmem ama, yüze yakın kişinin “bu iş olmaz” ya da “bu iş böyle yapılmaz” dediğine şahit olmuşumdur Pardus’la ilgilendiğim altı sene boyunca. Bazıları işin içinde TÜBİTAK var diye, bazıları biz varız diye, bazıları da atılan adımları ve yapılanları doğru bulmadığı için konuştu, durdu.
Tekerleği yeniden icat etmeyin dediler herhangi bir dağıtımı temel almayacağımızı söyleyince, zamanında cesur bir hamle ile hiçbir dağıtımın yapmayacağı şeyi yapmak istedik ve “olmaz”ları dikkate almadık. Çok yetenekli olmasa da, sade ve kullanışlı araçlarımız oldu. Son baktığımda, bir geliştiricinin yüzlerce (abartı değil) paketin bakımını tek başına yapabildiği kadar basit bir paket yönetim sistemine sahiptik. KDE kullanan dağıtımlar arasında hala “en güzel KDE dağıtımı” olduğumuz söyleniyormuş, “Avrupa” görenler öyle diyor.
Başkalarının adımlarını izlemeliydik bazılarına göre, yeni bir yol denememeliydik. Debian’ı almalıydık, onu yaymalıydık. Onu başkaları da yapabilirdi, özel sektörden mesela. UEKAE bize ar-ge için fena olmayan bir bütçe (her iki sene için bir üst geçit parası) ayırmıştı, en kısa zamanda bir ürün ortaya çıkarma baskısı olmadan çalışma şansına sahiptik. Türkiye’deki şanslı ekiplerdendik yani. Birşeyleri araştırdık, yazılım geliştirdik ve ar-ge yapıyoruz dedik, çok tepki geldi. Deney tüplerimiz yoktu, ondan oldu hep.
Yoda “there’s no try” der ya, çeviriyi yanlış anlayanlar utansın, “deneyerek bulma” olamamalıydı. Laf edenlerin çoğunun Bilkent Linux ve LKD listelerini müdavimlerinden olunca dikkate aldık, ama yine de çoğunun dediğine uymadık. “Konuşması kolay, kodu görelim” (Talk is cheap, show me code” - Linus Torvalds) dedik, bozuldular. E-posta listeleri ve forumlar dışında hareketlerini göremediklerimize “kendilerine özgürler” ismini verdik. Her şey serbest, ihtiyacın olan her şey ortada. Durma, gidip yapsana?
Kızdık çoğuna, “Sen kendi projeni başlat, istediğin gibi yap, ya da git projeyi çatalla” diye sitem ettik; ama olay Türkiye’de geçiyor ya, onlar konuştu, biz işi kendi bildiğimiz gibi yapmaya, bol bol denemeye devam ettik.
Bazı zamanlar, istemeden veya farketmeden, katkısı olanları da bu gruba kattık, burada yanlış yaptık ama her tartışmanın ardından, onca laf söylendikten sonra hepimiz (biz, ve -sözde-onlar) yine aynı kümede toplandık.
Altı sene sonra, beş büyük dağıtımdan biri olamadık, sadece birkaç kuruma özgür yazılım sokabildik ama en azından denedik.
İki senede, bir üst geçit parasına.
03 January 2012 @ 09:00 PM
Bir yıla yakın süredir Amerika'da yazılımcı olarak çalışmaktayım. Çalıştığım
şirket Princeton'dan akademik olarak ortaya çıkıp, önce bir startup oldu,
daha sonra da büyük bir şirket tarafından satın alındı. Bu tür hikayeler
yeni dünyada çok sıradan, girişimcilik günlük yaşamın parçası. Peki biz
(yalnızca Türkiye değil, bütün Avrupa) bu kültürden ne kadar uzağız?
Silikon vadisinin gizli tarihi
adlı bu video, Amerikan üniversitelerinin dünya savaşının peşinden savunma projelerinde
yer almaya başlamasını, bu işlerin içindeki
Frederick Terman
gibi profesörlerin Stanford'a gelerek, öğrencilerin şirketler kurarak araştırmalarını
ticarileştirmelerini teşvik etmesi, böylece vadinin HP, Intel, vb gibi ilk nesil
teknoloji firmalarının ortaya çıkışını anlatıyor. Ortaya çıkan model çok özgün.
Üniversite temel bilim araştırmalarının yapıldığı bir merkez görevini alıyor.
Bu araştırmaları yapan öğrenci ve profesörler, işi somut bir ürüne dökmek
istedikleri zaman dışarı çıkıp şirket kuruyorlar ve üniversite onlara araştırma
sonuçlarının kullanımı için gerekli her türlü lisans ve kolaylığı sağlıyor.
Modelin başarısı, amacı insanlığın bilgi birikimini arttırmak olan araştırma çabaları
ile, insanlığın bir ihtiyacını karşılamayı hedefleyen geliştirme çabalarını birbirinden
ayırmış olmasında bence. Araştırma, önceden planlanamayan ve kısa vadede kâr getirmeyen,
dolayısıyla bir zaman engeli taşımadan özgürce yapılabileceği bol kaynaklara ve ortama
ihtiyaç duyan bir faaliyet. Geliştirme ise, gene planlaması çok zor da olsa, ihtiyaç duyacağı
kaynakların gerekliliğini ispatlayabildiği ve tasarım sınırları dahilinde yürütüldüğü sürece
ortaya daha başarılı ürünler çıkaran bir süreç. Akademisyenlerin özgürce bu iki dünya
arasında geçiş yapabilmesi, doğru bilgilerin doğru ürünlere dönüşmesini çok destekleyen
bir sistem.
Türkiye'de bu konudaki ilk sorun akademi ve özel sektör arasındaki büyük maaş uçurumu.
Pek çok meslek gibi akademisyen maaşı da rahat bir hayat sürmeye yeterli değil, bu
yüzden çoğu parlak genç özel sektörde bol mesaili dolayısıyla araştırma ya da boş vakit
içermeyen bir işe girip akademiden tamamen kopuyor. Geçim sorunu yaşamayıp akademide
kalabilenler ise devlet memurluğuna tabiyetten öyle kolay kolay şirket kurmak ya da
ticari işlere girmek imkanına sahip değiller. Bu ekonomik nedenler üniversitelerdeki
hocaların ve dolayısıyla eğitimin kalitesini de düşürüyor. Üniversite devletin verdiği
paraya ya da zengin öğrencilerin harçlarına bağlı yaşayan bir meslek okulu pozisyonuna
girince, buradan kendi başına ayakta durmayı öğrenmeden çıkan öğrenci de, kendine
güvenden yoksun kalıyor. Tek marifeti zamanında dedesinin doğru bir araziyi satın
almış olması ya da devlet tarafından zorla zengin edilmiş olmak olan uyduruk bir iş
adamının yanında çalışmayı bile büyük bir hedef olarak görüyor. O adamla rekabet
edebilecek bir iş kurmayı düşünmüyor bile.
Silikon vadisindeki model kurulduktan sonra, para kaynağı konusunda büyük değişimler
geçirmiş. Savunma sanayi yerine normal tüketiciye yönelik ürünler geliştirmeye
başlamış ve ilk başta kendi imkanlarıyla para bulan şirketler için bir sürü özel
yatırımcı ve yatırım fonu ortaya çıkarak bugün
Venture Capital denen
girişim sermayesi piyasasını oluşturmuş.
Bu sektörü oluşturan neden tabii ki girişimlerin büyük kazanç getirme şanslarının
yüksek oluşu. Ancak sektörün bu kadar büyümesinin nedeni sırf bu değil. Basit bir
hesap yaptım, yaklaşık 10.000$ gibi bir miktardan daha büyük paralar için, bu parayı
Amerika'dan Türkiye'ye yollamak, 3 aylık faize koyup sonra geri getirmek, tüm
transfer ücretlerine rağmen, Amerika'da herhangi bir klasik faiz enstrümanına
yatırmaktan daha kârlı. Faiz kazançları bu kadar düşük olunca, para sahipleri
ya oturup somut bir iş yapmak, ya da parayı bu tür girişimlere yatırmak zorunda
kalıyor. Bizde ise bırakın faizi, taksi plakası gibi absürd enstrümanlarla
parayla para kazanmak varken parayı bir işe harcamak akıllıca bir hareket
olmuyor (nasıl bu kadar yüksek faiz verebildiğimiz ise Türkiye ekonomisinin
büyüdüğünü sananları yakın bir tarihte çok şaşırtacak ayrı bir hikaye).
Bu iki durumun oluşturduğu bir üçüncü durum daha var, o da girişimcilerin
profili. Amerikan teknoloji şirketlerinin yatırımcı, kurucu ve üst düzey
çalışanlarının büyük kısmı akademi ya da endüstriden gelen ve bağlarını
koparmamış kişiler, zenginlik kaynakları ise hep teknolojik başarılar.
Bu profilin getirdiği avantaj bu kişilerin zenginliklerini yeni girişimler
için kullanma yüzdelerinin oldukça yüksek olması. Bu da gözü çalışanlarına
iki saat daha fazladan mesai yaptırma, primlerini vermeme ve ar-ge
harcamalarını mümkün olduğunca kısma derdinde olan feodal işadamı profiline
göre büyük bir avantaj.
Türkiye'de "üniversite sanayi işbirliği" üzerine çok yazılıp çizildi.
Bu konuda Tübitak gibi kurumlar kuruldu çalışmalar yapıldı. Cahit Arf'ın anılarında
özellikle sanayicilerin Tübitak'a gelip şöyle teknik problemim var çözün diye
istekte bulunmamalarından yakındığını hatırlıyorum. Yukardaki modeli gördükten
sonra bunun niye yürümediğini anlamak kolay. Girişim o yönde çalışmıyor, yeniliği
sizin yapıp müşteriye götürmeniz gerekli. Zamanla Tübitak da (özellikle son
zamandaki mesela Feza Gürsey Enstitüsünün kapatılması gibi değişikliklerle) temel bilim
desteğini azaltıp ürüne yönelik geliştirme yapan dolayısıyla çeşitli konularda
özel sektörü de baltalayan bir yapı haline geldi. Teorik araştırmalar olmadan
yapılan geliştirme yabancı ürünlerin ucuz benzerlerini yapmaktan öteye gidemiyor
maalesef.
Son olarak tüm bu faktörler sağlanıp, bir başlangıç ivmesi sağlansa bile
çok zamana ihtiyaç olacak, çünkü neredeyse bir yüzyılda ve sayısız başarı ve
başarısızlıktan sonra edinilmiş bir kültüre sahip olmak kolay değil.
03 January 2012 @ 02:20 AM
December 31, 2011
Pardus projesinin, milli/ulusal/yerli işletim sistemi “macerası”nın, Türkiye’nin 60′lar ve 70′lerde yaşadığı yerli otomobil hareketlerine benzerliği konularında bu web günlüğü de dahil olmak üzere pek çeşitli yerlerde yazıldı, konuşuldu. Ben Pardus’un hikayesini Devrim arabalarından çok Anadol STC’ye benzetenler arasında yer aldım hep. Hatta Pardus-Devrim benzerliği kuranlara itiraz edip nedenlerini açıklamaya çalıştım. Biraz da bu nedenle, Devrim Arabaları filmi vizyona girip piyasaya çıkınca seyretmemeyi seçtim, bilinçli ve hatta kasıtlı olarak. Genç arkadaşlar “yahu bizim aynımız, herkes var, Serdar Hoca var, Umut bile var…” dediklerinde dahi merakıma ket vurdum, işi bir ilke meselesi düzeyine yükselttim, kendi kendime… Sonunda birkaç hafta önce filmin DVD’sini satın alıp izledim, durum onu gerektiriyordu artık… Gerçekten herkesler vardı, ben bile varmışımdı…
Fakat Pardus ile yerli otomobil girişimlerini karşılaştırma konusunda fikrim değişmedi, Pardus Devrim arabası değildi. Devrim arabalarına getirilen en önemli itirazlardan birisi, hatta çiçeği burnunda DPT’nin dahi söylediği yapılan işin seri üretime uygun olmadığı, çalışmanın genel fizibiliteden yoksun olduğu idi. Oysa 10 sene sonra yola çıkan Ekber Onuk ile Eralp Noyan ve arkadaşları özellikle ve öncelikle tasarlayacakları otomobillerin seri üretiminin yapılabilmesini, maliyetinin rekabetçi olmasını, kısacası projenin fizibilitesini gözönüne alıyorlardı. Sonunda tasarlayıp ürettikleri otomobilin nesli de bu tip sıkıntılardan değil, başka nedenlerle tükendi.
Biz de Pardus’u ilk düşünmeye başladığımız zamanlarda teknik konuları olduğu kadar iş modelini de şekillendirmeye çalıştık. İlk zamanlardan başlayarak “ekosistem” sözcüğünü dilimize doladık, “birileri Pardus’tan para kazanmalı ki milleti Pardus kullanmaya ikna etsinler” diye konuştuk. Daha Pardus 2007 piyasaya çıkmadan sektördeki donanımcı, yazılımcı, entegratör, eğitimci, sivil toplum örgütçü, akademisyen onlarca hatta yüzlerce kişinin kapısını çaldık; çoğunun ilk kez adını duyduğu Pardus’u, adını duyduğu ama ne olduğunu bilmediği Linux’u anlatmaya çalıştık, bu duydukları ve gördüklerinden bir iş fırsatı çıkarıp çıkaramayacaklarını sorduk, birlikte çalışma fırsatlarını araştırdık. 2006 yılı ortasında DPT’ye sunduğumuz, sonra hemen hç değiştirmeden 2008 yılında yeniden sunduğumuz ve 2010 yılından itibaren ciddi bir kaynak aldığımız proje önerisine ekosistem oluşturma işini, hem de başlıkta yer alacak şekilde yerleştirdik. Kısacası Pardus’u Anadol STC gibi tasarladık ve şekillendirdik.
Pardus’un projenin başlamasından yaklaşık 8,5, ilk ürünün yayımlanmasından yaklaşık 7 yıl sonra durumuna baktığımızda, bu tasarım ve şekillendirme ile çok da orantılı olmayan bir halde olduğunu görüyoruz. Teknik açıdan Pardus’u bir başarı hikayesi olarak görüyoruz, yalnız biz değil, Linux dağıtımı geliştirme işinden az buçuk anlayan herkes de (özellikle muasır medeniyettekiler) öyle görüyor. Oysa iş (business manasında) veçhesinde durumlar pek o kadar iç açıcı değil: Kurumsal pazarda yaygınlık, çözüm ortağı sayısı, ekonominin büyüklüğü, yatırımın geri dönüşü vb ölçütlere baktığımızda 7 yılda beklenen aşama katedilmiş durumda değil. Bu halin çeşitli nedenleri var, bana sorarsanız kimi açıklamalar, eksikler yanlışlar sıralarım. Ama sonuç değişmiyor, “in the tabele…”
Neticede ortada (eh, tamam “başarısızlık” demeyelim, ama) bir başarı eksikliği var. Pardus projesini bu rotasında yürütmeye devam ettirmenin hiç bir manası yok. Başka ve yeni bir yol bulmak, açmak, seçmek gerekiyor. Yine bana sorulduğunda söyleyeceğim, söylediğim kimi öneriler var; Pardus projesi için içsel ve dışsal kimi yeni unsurların devreye sokulacağı. Netekim söyledim de, yıllardır, aylardır ve son olarak da TÜBİTAK yönetim değişikliği ardından… Ancak yapılan değerlendirmelerde benim açıklamalarım, önerilerim, tekliflerim kabul görmedi; karar vericilerimiz Pardus projesini farklı bir şekilde yapılandırmayı tercih ettiler. Öyle sanıyorum ki Pardus için teknik ve iş alanında tercih edilen hareket tarzı önümüzdeki gün ve haftalarda Türkiye’de Pardus ve özgür yazılım için düşünen, konuşan/yazan ve çalışan kişi, grup ve kuruluşlar ile paylaşılacak.
Son 2,5 ay boyunca Pardus projesinin yönetilmesi görevim fiilen ortadan kalktı. Diğer projelerle ilgili iş ve sorumluluklarımı da 1 ay kadar önce tamamladım. Kısacası artık TÜBİTAK’ta yapacak bir işim kalmadı
Uzun lafın kısası, 2 Ocak 2012 tarihi itibarı ile TÜBİTAK’taki görevimden ayrılıyorum, bu da bir “veda” yazısı… “Başlık nereden geliyor?” diyecek olursanız, daha önce projeden ayrılmış arkadaşların son günlük yazılarına bakıp “walla ne güzel başlık atmışlar, edebi ve hem de manalı” diye iç geçirişimin bir neticesi. Ve yazının başı bağlantı kuracak olursak Devrim Arabaları filminin beni çok etkileyen repliği: Celal Aga siyah Devrim arabasına biner, alkışlar arasında Meclis yoluna ilerlerler… 100 metre kadar ileride, kaçınılmaz olarak, aracın benzini biter, titreyerek durur. Mühendis çabalar, nafile. Celal Aga döner “ne oldu” diye sorar mühendise. Mühendis tükenmiş vaziyette yanıt verir: “benzin bitti paşam…” Üç sözcükte koca bir hikaye, son derece samimi bir de itiraf… İşte bana soracak olursanız “neden gidiyorsun?” diye vereceğim yanıt da bu üç sözcük, benzin bitti paşam… Yanlış anlaşılmaya; benzini biten Pardus projesi değil, kişi olarak bendeniz. Artık Pardus projesine verebileceklerimin sonuna geldiğimin bir ifadesi.
Pardus projesine hayatımın önemli bir kısmını verdim, belki de en verimli ve enerjili olduğum dönemini. Ürünün ve kimi bileşenlerinin adı dahil pek çok şeyde elim, dilim ve kafam var. Özgür yazılımın ne olduğunu, ne olması gerektiğini burada öğrendim; belki burada da öğrettim. Ben Pardus projesini şekillendirirken o da beni şekillendirdi. Pardus ile aramızdaki ilişki ve bağı anlatmak hayli zor, anlatmaya çalışmayacağım da… Pardus projesinin yoluna devam etmesi, benim yönetimimde yapamadıklarını yapması, iş alanında da bir başarı hikayesi haline gelmesi en büyük temennim. Sevgili kızım birkaç yıl sonra “okuma okulu”na gitmeye başladığında Pardus çalıştıran akıllı tahtalar ve tabletler kullansın istiyorum, Pardus onun için yalnızca babasının ve kendisinin tişörtlerindeki kedi kafası olarak kalmasın. Pardus ekibinde kalan, yeni gelecek olan, camianın parçası olan herkese vasiyetim bu: Pardus’u yaşatın ve benim götüremediğim yerlere götürün!
Önümüzdeki zamanda ne iş yapacağımı bilmiyorum. Bir süre dinleneceğim sanırım, hayli yoğun ve bir miktar sıkıcı geçti son 2 yılım ve özellikle son birkaç ayım… Sonrasında özgür yazılım çevresinde ve tercihan Türkiye’de bir işte çalışmak istiyorum (iş tekliflerine açığım
), yine tercihan bölgesel ve küresel etkiler yapabilecek bir pozisyonda. Tabi bir olasılık da 10 yıllık alan değiştirme periyotuma uyarak bilişim ile alakası olmayan bir alana transfer olmak, kim bilir! Sevgili Koray Löker’in önerisine uyup Pardus projesinin tarihçesini, doğru ve yanlışları belirleyerek, bizden sonra bu ormana dalacak gezgin ve maceraperestlere yol gösterecek şekilde, yazma/kaydetme kolektifini başlatmak ya da bir parçası olmak da aklımda… Bu web günlüğü hep canlı kalacak diye düşünüyorum, özgür yazılımla, okuduğum kitaplarla, sahip olduğum ve hiç olamayacağım dolmakalem ve saatlerle, kızımla yetiştirmeye çalıştığımız orkidelerle, yeniden çalmayı öğrenmeye çalışacağım basımla, gerçek okyanuslarda dolaştırdığım sanal yelkenlilerle ilgili şeyler yazmak için bir yere ihtiyacım hep olacak…
Pardus projesine nasıl katıldığımı, kimlerle çalıştığımı, ne kavgalar edip, ne hayallar kurduğumu, bu ekiple çalışmaktan nasıl keyif aldığımı anlatıp yol arkadaşlarımın cümlesine ismiyle teşekkür etsem, kimilerinden hellalik istesem bu yazı bitmez. İyisi mi ben de teamüle uyayım, “so long and thanks for all the fish” (balıklar için teşekkürler ve sağlıcakla!) deyip zaten haddinden uzun sürmüş bu yazıyı bitireyim!
31 December 2011 @ 09:00 PM
December 30, 2011
2 Ocak 2012 tarihi itibarı ile TÜBİTAK UEKAE’deki görevimden ayrılacağım için 4 yılı aşkın süredir Pardus projesi ile ilgili resmi duyurular için kullanmakta olduğum pravda pardus web günlüğü yayınına son vermektedir.
30 December 2011 @ 09:34 PM
İki ayı aşkın süredir Pardus projesinin akıbetini konuşuyoruz kendi bloglarımızda, forumlarda, sosyal medya sitelerinde. Maalesef herhangi bir resmi bir açıklama yapmadığımız için de kişisel görüş bildirmekten ileri gidemedi bu konuşmalar.
Koray’la birlikte bu bloga başlarken projede olan biteni anlattığımız bir yer olsun demiştik, hâlâ da aynı çizgide devam ediyoruz. Devam eden yeniden yapılanma süreci sonuçlanmış değil, yani çalışmalar devam ediyor. Yapılanma çalışmaları sürdüğü için, ilan ettiğimiz takvime göre Kurumsal 2.1′in çıkışını durdurduk. Ancak “Pardus projesi kapatılıyormuş” başta olmak üzere etraftan duyduğumuz laflar söylentiden ibaret. Proje kapatılmıyor, değişime ve dönüşüme uğruyor. Bu süreçte neler değişeceğini birlikte göreceğiz. Kararlar alındıkça, uygulamaya geçildikçe biz de yazıp sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.
Yeni yılınız kutlu olsun.
30 December 2011 @ 01:11 PM
December 27, 2011
TÜBİTAK ve UEKAE’deki denge değişimi, Pardus projesini de etkiledi. Haziran ayından bu yana 10’dan fazla geliştiricinin işten ayrılması, projenin geleceğinden endişe duyulmasına sebep oluyor. Sadece kamu kurumlarının özgür yazılıma göçünü hedeflemekle kalmayan; ülkede bilgi birikimi oluşturmayı ve bir özgür yazılım ekosistemi kurma amacıyla yola çıkan bu küçük ama güçlü UEKAE projesinin akıbeti merak konusu.
Duyurulduğu 2010 Nisan’ından bu yana, dağıtım ismi, kullanılacak araçların özgürlüğü ve anonim katkı konusunda önemli tartışmalarla kendinden bahsettiren topluluk dağıtımı projesi Turkuaz, şu sıralar yola başka bir dağıtım ile devam etmeyi düşünüyor. Logo tartışmalarının yapılmasını beklerken, kullanılacak temel dağıtım ile ilgili bir duyuruyla karşılaşan gönüllüler uzun bir süre ortak bir noktada buluşamayacağa benziyor. 2012’nin ilk çeyreğinde yeni bir dağıtım bekleyen kullanıcıların bir süre daha beklemesi gerekecek.
Haftafa 100 saatten fazla toplam iş gücü sözü veren 20’den fazla geliştiricinin büyük kısmından haber alınamıyor. Camia her zamanki gibi dertli, bu sefer her zamankinden fazla.
27 December 2011 @ 09:22 PM
Araya bir sürü gelişme girdi, yazamadım.
Artistanbul’da epey hareketli günler yaşadığımızı söylemiştim. Bu hareketliliğin nedenlerinden biri, Artistanbul’un değişen ortaklık yapısı. Geçmişte Capitol Ogilvy Public Relations’ın müşteri direktörlüğünü yapmış olan sevgili Deniz Hazar, Artistanbul’un yeni ortağı oldu.
Deniz’in gelmesiyle şirket içinde pek çok değişikliği hayata geçirmeye başladık. Sözleşme metinlerimize kadar her şey yavaş yavaş değişiyor, ama asıl güzel gelişme, Artistanbul’un esaslı bir sermaye artırımına gitmesi oldu.
Artistanbul ailesine katılan bir diğer isimse Serkan Zihli. Aramıza katıldığı andan itibaren, Serkan iş yapma biçimimizi değiştirdi diyebilirim. Serkan sayesinde sıfırdan proje oluşturma ve sunum yapma yeteneklerimiz büyük ölçüde artmış durumda.
Geçen ay Özlem, Deniz, Serkan ve İrem ofise kapanarak, çok önemli bir konkurda bizi başarıya taşıdılar. Türkiye’nin en prestijli ajansları arasından sıyrılarak paydaşı olduğumuz bu projenin detaylarını, bir son dakika aksiliği olmazsa yakında paylaşıyor olacağım :).

Ve elbette en büyük haber…
Artistanbul’a bir kardeş firma geliyor! Yakında ayrıntılarını duyuracağımız bu firma için ofis yeri bakmaya başladık. Bu yeni şirkette Python, mobil uygulama geliştiricileri ve sistem yöneticilerine ihtiyacımız olacak.
Hatta fırsattan istifade, ilk iş ilanımızı yayınlayayım:
- PHP ve WordPress üzerine deneyimli,
- Linux ortamını tanıyan,
- Cihangir’de cici bir ofiste tam zamanlı olarak çalışabilecek,
bir takım arkadaşı arıyoruz.
Aramıza katılmak isteyenler, gizem@artistanbulpr.com ile iletişime geçebilir :).
27 December 2011 @ 11:52 AM
December 26, 2011
Yaklaşık iki ay önce işlerin yoluna girebileceğini, ayrılmaların Pardus’un gelişimini etkilemeyeceğini anlatan; geçmişten bir çok örnek içeren bir nevi bir moral yazısı yazmıştım. O yazı da yazdıklarım hala geçerli tabi ki. Fakat yazının başlığından olsa gerek insanlar benim de Pardus’tan ayrıldığımı düşünmüş olacaklar dı ki, ayrıca bir de dipnot eklemiştim bir yere gitmediğime dair. Şimdi o dipnot yalan oldu, 14 Aralık 2011, benim Pardus ofisinde çalıştığım son gün oldu.

Neden ayrıldığımı soracak olursanız cevabım kısaca “sıkıldım” olacak, cevabımın nedenlerini bilenler biliyordur, bilmeyenler de bilmesin…
Bugün bu yazıyı yazdığımda Pardus ofisinden ayrılışımın ikinci haftasındayım. Neredeyse 6 yıldır aynı insanlarla, aynı konu üzerinde fakat her zaman farklı alanlarda çalıştım. Özgür yazılıma katkım o veya bu şekilde yine olacaktır fakat yeni işim (Sigma RD’de Kinect ile akla hayale sığmayacak teknolojiler geliştiriyoruz, dünyayı ele geçireceğiz) gereği eskisi gibi çalışamayacağım aşikar. Özgür yazılım camiasına, özgür yazılım kullanan insanlara bir yararım dokunduysa ne mutlu bana. Sağlıcakla kalın.
Bu paragraftan sonrakilerin hiçbirini okumasanız da olur, kendi kendime neler yapmışımın notlarını aldım sadece.
Özgür yazılıma elle tutulur ilk katkım 2002 yılında yaptığım ilk şenliğin afişiydi (şimdi bakınca berbat gözüken). Şenliğin devamında LKD sayesinde bir çok yerde standlar kurduk, sunumlara katıldık, insanlara özgür yazılımı anlattık.
O dönemlerde Murat Koç’un yönettiği FrontSite adlı şirkette yarı zamanlı çalışmaya başladım, Barış Metin ve Enver Altın ile birlikte çalışma fırsatı buldum.
Kerem Can Karakaş’ın önerisi ve o dönem (2004) Pc World Genel Yayın Yönetmeni olan Güçlü Aydoğan’ın da desteği ile Pc World dergisinde açık kaynak köşesinde bir süre haber ve inceleme yazıları yazdım.
Bu dönem ve sonrasında da pek sevgili Ümit Bozkır, Arda Çetin ve adını hatırlayamadığım bir çok özgür yazılım gönüllüsü ile birlikte standlar kurduk, fuarlara katıldık, LKD’yi temsil ettik.
Yine bu dönemlerin sonuna doğru Penguen Yazılım bünyesinden Kosgeb desteği alan firmalara Linux’a giriş eğitimi verdim.
Bu arada üniversite bitmek üzereydi, staj yapmam gerekiyordu. 2006 yılında ki Özgür Yazılım günlerinde Erkan Tekman’a Pardus projesinde staj yapıp yapamayacağımı sordum, karşılığında aldığım “stajı boş ver gel yarı zamanlı ekibe katıl” cevabının ardından 2006 Nisan’ında Pardus serüvenim başlamış oldu.
O aralar sıkça ilgilendiğim web teknolojileri konusunda da kendimi geliştirebilmek için aynı zamanlarda Octeth’te PHP ile ilgilendim, Cem Hürtürk’ün de desteği sayesinde Octeth’in amiral gemisi OemPro için bir kaç özellik ekledim.
Sonra okul bitti, artık tam zamanlı olarak bir işe başlamam gerektiğinden 2007 yılında Tübitak Uekae’de Pardus Projesindeki çalışma hayatıma başladım…
2009 Ağustos ayında işe güce kısa bir ara verip 2010 Şubat’ında tekrar işe başladım. 14 Aralık 2011′de ise Tübitak günlerim sona erdi.
Pardus projesinde çalıştığım dönem boyunca bir çok alt projede görev aldım, sahipsiz olan bir çok gereksiz işi de yaptım. Yalı, Yönetici Ailesi, Grafikler, arayüzü olan hemen hemen her Pardus teknolojisine katkıda bulundum. Zaman su gibi geçti gitti. Çok güzel günlerdi, çok güzel insanlarla tanıştım arkadaş oldum. Yaptığım hiç bir şeyden de pişman olmadım. Çoh iyiydi yani.
26 December 2011 @ 02:28 PM
December 14, 2011
Pek yazı yazmadığım sevgili blogumdan da ve pek çok sevdiğim Pardus projesinden bugün itibari ile ayrılıyorum.
Kapanışı pek sevdiğim sefiller müzikalinin çok sevilen şarkısının sonu ile yapalım
I had a dream my life would be
So different from this hell I’m living
So different now from what it seemed
Now life has killed the dream I dreamed.
Geç gelen düzenleme…
Bundan sonra ara ara yazılarım şuradan takip edilebilir.
14 December 2011 @ 12:52 PM
December 12, 2011
Biraz farklı bir konuda kısa bir çalışma yaptım. İlginç bir macera olduğu için yazmak istedim.
Büyük n-gram dil modellerinin sıkıştırılması konusunda
Efficient Minimal Perfect Hash Language Models adında bir makaleye rastladım (
pdf,
sunum) . Aslında bu konuda epey bir çalışma olmuş (mesela
Google ). Bu en yüksek sıkıştırma oranlarını elde ettiklerini iddia ettiğinden incelemek istedim. Makaleyi kabaca okudum, yöntem çok karmaşık gelmedi ve bir hevesle bunu Java ile gerçeklemeya karar verdim. Yazarlar sonuç değerler verse de ortada kod yoktu. Gerçekleme işlemine niyetlendiğimde En Küçük Mükemmel Hash Fonksiyonu diye Türkçeye çevirdiğim Minimal Perfect Hash Fonksiyonu - MPHF kullanmam gerektiğini anladım.
Makalede MPFH için
Belazzougui, Botelho ve Dietzfelbinger’in Hash, Displace and Compress (
pdf) makalesindeki yöntemi kullanılmış. Aslında başka MPHF yöntemleri de var (
Sux4j) ama bu en kalite malzeme diye iddia edilince yine bir heves ile onu kullanayım dedim. Arkadaşlar C ile yazmışlar
kodu. Kodu javaya dönüştürmeye çalıştım ama çabam tam bir kabusa dönüştü ve pes ettim. Hatta sinirle akademisyenlerin C ile kod yazmaları konusunda verdim veriştirdim Buzz'da. Kendim baştan makaledeki yöntemi gerçeklemeye karar verdim.
Her şey iyi gidiyordu. Yöntemin sonunda Tamsayı Dizi sıkıştırma denen bir işlemin kullanıldığını okuyana kadar. Bunun için makalede
Fredriksson ve Nikitin'in Simple Random Access Compression (
pdf) makalesindeki yöntem kullanılmış. O makaleyi de okudum, aslında kolay bir yöntem ile oldukça iyi metin ve tamsayı sıkıştırma gerçekleştirilebiliyor. Gerçeklemeye başladım ki.. Makalede bir bit dizisindeki n. 1 bitini bulan select1 işleminin tam olarak nasıl yapıldığının anlatılmadığını farkettim. Bunu için türlü makalelere referans verilmişti.
Kendimi Inception filminin üçüncü katman rüyasına dalmış hissettim.
Vigna'nın Broadword Implementation of Rank/Select Queries (
pdf) makalesinin içindeydim. Kısmen okudum, şansıma java kodu da vardı yazarın, iki farklı select yöntemi hem de. Ama o kütüphanenin çok bağımlılığı olduğundan yine tahta yontmaya devam edip
Fredriksson ve Nikitin'in makalesinde kabaca bahsettiği yöntemden anladığım kadarı ile yazmayı yeğledim, oldu.
Sonra rüyalardan birer birer uyanır gibi sınfları tamamladım ve Mükemmel ve En Küçük Mükemmel Kıyım Fonksiyonlarını gerçekleştiren kodu yazıp ilk makaleye geri döndüm. Yani aslında işe daha yeni başlayacağım.
Biliyorum ki bunu yapmak zorunda değildim, Sux4j kullanabilirdim. Ama bunu yapmakla bir kaç yeni numara öğrenmiş olduğumu sanıyorum. Eğlence de cabası. İnşallah işimize yarar.
12 December 2011 @ 07:18 PM
Dün birçok havacılık meraklısı insanın yanısıra otellerin ve havayolu şirketlerinin çeşitli havalimanlarına iniş yapacak olan uçakları görebildikleri, kule ile aralarında olan telsiz konuşmalarını dinleyebildikleri iststatus.com kapatıldı. Kapatılma sebebi ise “güvenlik”. Devlet Hava Meydanları İşletmesi, VIP uçakların içerisindeki yolcuların, uçak kodunun, havadaki pozisyonunun herkes tarafından açık olarak görülmesinin bir güvenlik zaafiyeti oluşturduğunu düşünmüş ve öyle görünüyor ki teröristlerin bir saldırı yaparak uçağı düşürmelerinden korkarak kapatılmasını sağlamış [0]. Bu düşünce tarzının yanlış olduğunu, kafamıza kuma gömmek olduğunu ve doğru olanın ne olduğunu bir şekilde DHMİ’ye anlatmak gerekiyor.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için iststatus.com ‘un bu servisi nasıl sağladığına fazla teknik detaya inmeden bir bakalım. Radar sistemlerinin nasıl çalıştığını hepimiz az çok biliyoruz. Bir radar sinyali göndererek objelerden seken sinyali işleyip bu objelerin bize olan uzaklığını hesaplayarak objelerin konumunu belirleyebiliyoruz. Havacılıkta bu radara Birincil Radar (Primary Radar) deniyor ve genel olarak yedek olarak kullanılıyor. Ancak şöyle bir sorun mevcut, uçakların kuleye olan uzaklık bilgisinin yanısıra yerden olan yüksekliği, uçak kodu gibi bilgilerin de bilinmesi gerekiyor. Bunun için birincil radar yetersiz kaldığı için İkincil İzleme Radarı (Secondary surveillance radar) kullanılıyor. Basit olarak her uçak gerekli bilgileri içerisinde barındıran bir alıcı/verici (transponder) taşıyor. İkincil izleme radarı bir sinyal gönderip bilgi istediği zaman uçaklarda bulunan bu alıcı/verici gerekli bilgiyi kodlanmış (şifrelenmiş değil) bir biçimde 1090 MHz‘den yayınlıyor. DHMİ’nin söylediğinin aksine şunu belirtmek gerekir ki bu bilgi uçağın içerisindeki yolcu bilgilerini kapsamamaktadır.
IstStatus‘un yaptığı şey zaten herkes tarafından görülebilen, şifrelenmemiş ve 1090 MHz’de gönderilen veriyi anlamlı bir veri haline getirip 3 dakika gecikme ile insanlara sunmak. Telsiz konuşmaları da tek bir kanal değil, birden fazla kanal dolaşılarak veriliyor. Bu kanallar, benim bildiğim kadarıyla, yer, yaklaşma, ve kule. Burada konuşulanlar ise tamamiyle havacılıkla ilgili ve anormal bir durum olmadığı sürece “TK 321, yüksekliğini aaa’ya çıkar, hızını bbb’ye düşür, baş kısmını da ccc’ye yönelt” şeklinde ve herhangi bir önemli bilgi içermiyor. Tekrar hatırlatmak gerekiyor ki bu telsizler de herkes tarafından rahatlıkla dinlenebilir.
IstStatus türünün tek örneği değil tabi ki. Dünyanın birçok yerinde, görünüllü insanlar evlerinin çatılarına basit bir telsiz anteni ve az önce bahsettiğim 1090 MHz’de yayınlanan veriyi anlamlı hale getirecek cihazı koyarak (ADS-B Receiver) insanlara havaalanında neler olduğunu sunuyor. Bunun çeşitli yararları mevcut. Birincil olarak havacılıkla ilgilenen çeşitli insanlar kuleyi takip ederek muhabere konusundaki bilgilerini genişletiyorlar. Bu, aynı zamanda kulede ya da uçakta meydana gelen bir olumsuzluk durumunda otokontrol sağlıyor. Bir diğer yararı ise oteller ve misafirlerini havalimanında karşılayacak olan oluşumlar bu sayfayı takip ederek uçağın nerede olduğuna bakarak araçlarını zamanında çıkarıyorlar ve havalimanındaki gereksiz trafik engellenmiş oluyor. Bunu, iststatus kapandığından beri Atatürk Havalimanında yaşanan araç trafiğinden anlayabiliriz.
Herhangi bir terörist eylemi gerçekleştirme planı olan bir insan, 3 dakika gecikme ile aldığı bilgiyi kullanmayacaktır ve daha sofistike düşünmesi gerekir. Elinde yaklaşık olarak 400-500€ maliyeti olan ADS-B alıcısı olan bir insan bu bilgileri zaten görebilecektir. Şu anda alınan karar kafamızı kuma gömmekten başka bir şey olmamakla birlikte otokontrolü ve havacılık meraklılarının çalışmalarını engellemektedir. Öyle görünüyor ki kuledeki insanlar ve DHMİ, bu otokontrolden rahatsız oluyorlar. Dilerim ki havacılık meraklıları, telsiz meraklıları ve bir şekilde iststatus’den yararlanmış insanlar bu konunun peşini bırakmaz.
[0] http://www.airporthaber.com/iststatus-susturuldu–36590h.html
12 December 2011 @ 07:09 AM
November 28, 2011
Ursula K. LeGuin Mülksüzler‘de ses ve can verdiği Odo’nun mezar taşında kendine ait bir sözün kazılı olduğunu resmeder: Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür.
2008 Temmuz’u başında (epey de kötü ve yavanından) bir veda mektubu yazarak ilk gününden beri coşku ve heyecanla çalıştığım Pardus projesindeki profesyonel görevimden ayrıldığımı duyurmuş; aşağı yukarı iki sene sonraysa tekrar yuvaya dönmüştüm…
Odo’nun bütün olmak parça olmaktır lafı pek güzel tarif ediyor katılımcı, ortak hareket etmeye önem veren özgür yazılım ruhunu. Parlak, önemli, göze çarpan bir şeyler yapan biri olmadan, bütünün parçası olarak, bütünü var etmek, bütün olmak mümkün diye hissettiren, şahane bir üretim şekli.
Pardus da her zaman bunun keyifli, önemli ve güzel bir parçası olageldi. Fakat yoruldum. İnsanın kolay kolay birlikte çalıştığı herkesi tek tek dostu, arkadaşı bildiği, tanıdığı işler bulabileceğini sanmıyorum… Ama bunun yetmediği bir an geldi.
Bu duygu ve düşüncelerle boğuşmaya öyle ya da böyle bir son vermem gerekince… Birkaç yıldır kafamda dönüp duran başka bir projeye gerçekten başlayabilir hale geldiğimi düşününce… Değişiklik iyidir diye inanınca…
Bugün Tübitak’taki görevimden ayrılmak istediğime dair dilekçeyi verdim. Başlık S.Çağlar Onur’a, resim Bahadır Kandemir’e birer selam…

Hepsi çok güzeldi. Keşke hiç bitmeseydi… Ama bitti. Bence gerçekten bitti…
28 November 2011 @ 08:55 PM
November 18, 2011
Dün LKD’den Merve Yalçın‘la birlikte Bala’daydık. Bala Lisesi, Bala Anadolu Lisesi ve Bala Atatürk Anadolu Teknik ve Meslek Lisesi’nden öğrencilere Özgür Yazılım, Linux ve Pardus anlattı Merve. Ben de kısaca Pardus’ta neler yaptığımızdan, eğer ilerde bize katılmak isterlerse bunun nasıl olabileceğinden bahsettim. Özellikle Endüstri ve Meslek Lisesi öğrencileri çok ilgililerdi. Gençlerle birlikte çalışmak, vakit geçirmek insana başka türlü bir enerji ve umut veriyor. Umarım dün hayatında ilk kez özgür yazılımla tanışan beyinler için de biz biraz umut vermişizdir.
Pardus’u bizden çok sahiplenen, gençlere tanıtmak için elinden gelen gayreti gösteren, organizasyonu yapan Selim Demirtürk’e burdan bir kez daha teşekkür ediyorum.
18 November 2011 @ 11:43 AM
November 15, 2011
Artistanbul’da bu aralar çok yoğunuz.
Bildiğiniz gibi değil, aramıza yeni isimler katılıyor, ofise masalar/dolaplar geliyor, büyük konkurlara çağrılıyor, kurumsallaşma yönünde güzel adımlar atıyoruz :). Her şey yolunda giderse, bir süre sonra Cihangir’deki çok sevdiğimiz ofisimiz artık yetmeyebilir, daha büyüğüne çıkmak zorunda kalabiliriz. Hatta belki de 2012′de yurtdışında bir ofis açarız, kimbilir?
İyisi mi, büyük haberlerin ayrıntılarını “bir süre sonrası”na saklayalım :).
(…)
Bu arada bizleri çok heyecanlandıran bazı yeni projelere de girmiş durumdayız. Bu projelerden yavaş yavaş bahsetmenin zamanı geldi sanırım.
Muhtemelen biliyorsunuzdur, Artistanbul ana faaliyet alanı “iletişim danışmanlığı” olan bir firma. Öte yandan bünyesinde yazılım geliştiricileri barındıran ve çeşitli yazılım projeleri geliştiren bir firma olarak, bir kurum kültürü olarak “özgür yazılımdan yana” bir tavır benimsiyoruz.
Son zamanlarda yolumuz, Türkiye’ye yatırım yapmaya hazırlanan bazı dünya devleriyle kesişmeye başlamıştı ve çeşitli işbirliği görüşmeleri yapıyorduk.
Bu markaların ilkini artık açıklayabiliriz: BlackBerry :)

Belki takip etmişsinizdir, BlackBerry’nin üreticisi Research In Motion firması, 1,5 yıl kadar önce QNX Software’i satın almıştı. QNX, BlackBerry’nin yeni nesil cep telefonları ve tabletlerinde kullanılmaya başlanacak olan BBX platformunun da çekirdeğini oluşturuyor.
Muhtemelen 2012′nin ilk çeyreğinden itibaren piyasaya çıkacak olan tüm BlackBerry telefon ve tabletlerde karşımıza BBX platformu çıkacak. Research In Motion firması, BBX’e yönelik geliştirme araçlarını özgür lisanslarla yayınlarken, pek çok özgür yazılım projesine desteğini de açıklamış durumda.
Önümüzdeki dönemde, BlackBerry cephesinden özgür yazılım dünyasına yönelik pek çok güzel haber gelmeye devam edecek :). Bu haberlerin Türkiye’yi ilgilendiren kısmının başlangıcını ben duyurayım:
BlackBerry ile birlikte Türkiye’nin aynı anda 6 ila 8 üniversitesindeki öğrenci gruplarıyla birlikte mobil projeler geliştireceğiz. Bir başka deyişle, 6 ila 8 üniversitede Unix tabanlı proje grupları oluşacak!
Yakında, daha güzel haberlerle karşınızda olacağız :).
15 November 2011 @ 06:36 AM
November 12, 2011
Yine uzunca bir aradan sonra benim için heyecan verici bir konuda blog yazmaya karar verdim. Yakın çevrem tarafından artık gündelik bir olay halinde kanıksanan uykusuzluk krizlerim boyunca geçtiğimiz haftalarda okuduğum bir olayı aktarmak istiyorum.
Önce sıkıcı özet ve bi çimdik tarih dersi
Malum Android cephesinde bir yandan özgür yazılım kullanan ve savunan pek çok kişiyi sevindiren gelişmeler olurken bir yandan da kara bulutlar bu büyük yazılım projesinin peşini bırakmıyor. Daha popüler olduğu için sürekli gündemde olan Apple ve OEM üretici davaları bir yana asıl büyük sorunlara gebe olacak kısım özellikle Java ile ilgili konularda Oracle ve Google arasında. Her ne kadar davayı gören yargıç sulhe imkan tanımak amacıyla davayı bir miktar ertelemiş bile olsa Android’in özellikle bu dava sonucunda yara alması kaçınılmaz gibi duruyor.
Benim ilgimi çeken konuysa Android’in bazı konularda GPL’in etrafından dolaştığı ve GPL’in katı copyleft kuralını ihlal ettiği iddiası oldu.
Malum Android’in kalbini şu an Linux çekirdeğinin 2.6 ailesi oluşturuyor ve blogu takip edenlerin bileceği gibi bu çekirdek GPLv2 ile lisanslanıyor. Bu sayede hepimiz özgürce bu çekirdeği kullanabiliyor, değiştirebiliyor ve değiştirdiğimiz halini dahi yeniden dağıtabiliyoruz. Çekirdeğin yazıldığı dil gereği çekirdek geliştiricileri yazılımın bütününü oluşturan değişkenleri, sınıfları ve diğer tanımlamaları header -başlık- dosyalarında tanımlayıp daha sonra bu dosyaları yazılımın genelinde kullanarak hem aynı tanımlamaları tekrar tekrar yapmaktan kurtuluyor hem de istedikleri değişiklikleri tek bir noktada uygulayıp tüm yazılım genelinde etkin olmasını sağlıyorlar. Bu teknik zaten yıllardır C, C++ gibi pek çok dilin temel özelliği olarak kullanılıyor.
Linux çekirdeği de yaklaşık 750 dosyadan oluşan bir header setine sahip. Bu dosyalar tıpkı bağlı oldukları yazılım gibi GPL ile lisanslanmış durumda. Bu header dosyalarında tanımı yapılmış fonksiyonlar ve tanımlamalar aslında bu çekirdeğin üst katmanlarında çalışan yazılımların sistem çağrıları yapması için de bir API sunması açısından son derece önemli. Bir sistem kaynağı kullanmak isteyen yazılımlar bu API’den faydalanarak çekirdeğe ve onun üstünden kullanmak istedikleri sistem kaynağına -örneğin bir donanıma- ulaşabiliyor. Linux dünyasında bu dosyalar “raw headers” olarak isimlendiriliyor ve aslında teamül bu dosyalar yerine başka bir kitaplık ile çekirdeğe sistem çağrıları gönderilmesi üstüne kurulmuş durumda.
1990lı yılların başında Linux ekibi çeşitli lisans çakışmaları önlemek ve geliştiricilerin daha rahat çalışmasını sağlamak amacıyla zaten bu header dosyalarının oluşturduğu gurubu forklamıştı. Daha sonra FSF tarafından GNU işletim sistemi için geliştirilen ve hepimizin tanıdığı GNU C Libary -glibc- yine bu ekip tarafından forklanıp uzun yıllar bakımı yapılmıştı. 1997 yılında FSF’in glibc 2.0 yayınlamasıyla bu kitaplıkla gelen özellikleri gören Linux ekibinin forklarını öldürmesi ve FSF’in glibc ağacına geri dönmesi ile glibc sistem çağrıları vb. teknik işler için özgür yazılım dünyasının değişmez standardı oldu.
Glibc’nin kernel header dosyalarının sunduğu API yerine bu kadar çok kullanılıyor olmasının teknik nedenleri bir yana en önemli nedeni GPL yerine LGPL ile lisanlanması. Bu lisans uyarınca bu kitaplığı, kitaplığın kendisinde değişiklik yapmadığınız ve kitaplığın kodunu yazılımla beraber dağıtmanız halinde kapalı kaynak kodlu projelerde de glibc kullanılmasının mümkün olması.
Hızlandırılmış tarih dersi sonrası günümüze gelelim. Yukarılarda bir yerde Android’in kalbinde Linux çekirdeği olduğunu söylemiştik. İşte bu çekirdeğin yönettiği donanıma kullanıcı seviyesinde çalışan yazılımların ulaşması için çekirdekle bu yazılımların arasında arayüz oluşturacak bir API gerekiyor. Elbette hemen aklınıza Google’ın da glibc kullandığı fikri gelecek olsa bile durun hemen heyecanlanmayın.
Google üç temel nedenle API sağlamak amacıyla glibc kullanmıyor. Bunun ilki özellikle glibc’nin çok fazla platform için geliştirilmesi nedeniyle gömülü sistemlere uymayan pek çok fonksiyonu bünyesinde barındırıyor olması. Sırf bu yüzden zaten glibc farklı isimler altında bu gömülü sistemler için forklanmış durumda.
İkinci neden üreticilere özelleştirdikleri Android sürümlerini ve cihazları belirli sürümlere, belirli operatörlere, belirli ayarlara kilitleyebilme özgürlüğünü sağlamak. Glibc her ne kadar LGPL olsa bile kitaplıkta yapılan değişikliklerin yayınlanması zorunlu olduğundan üreticilerin glibc kullanarak cihazları belirli ayarlara kilitlemesi mümkün olmayacak.
Üçüncü ve son nedense Google’ın bir ilke kararı. Google ileride yazılım geliştiricileri -burada kastettiğim uygulama geliştiricileri- çeşitli lisans ihlalleri iddialarından korumak amacıyla userspace seviyesinde hiç bir GPL -ve copyleft- lisanslı yazılım girmesine izin vermiyor. Bu yüzden glibc Android’de kullanılmıyor.
Bu adamlar ne yapıyor
Peki userspace alanında çalışan yazılımların çekirdekle çalışmasını sağlamak amacıyla Google’ın geliştirdiği çözüm ne diye merak ediyorsanız hemen söyleyelim. Çözümün adı -ve belki sorunun adı – Bionic!
Bionic temel olarak yazılımla çekirdek arasında sistem çağrılarını sağlamak amacıyla kullanılan arayüzü oluşturan bir kitaplık. Bu kitaplık yine bir özgür yazılım lisansı olan BSD lisansı ile yayınlanıyor. BSD lisansı bir copyleft lisansı olmadığından isteyenler bu kitaplığı kaynak kodunu vermeden ve ister açık isterse kapalı kaynak kodlu yazılımlarda kullanabiliyor.
Buraya kadar herhangi bir sorun yokken asıl dert burada başlıyor. Bionic, Google’ın sıfırdan başladığı bir proje değil aslında. Google ekibi Linux çekirdeğinin raw header dosyalarını alıyor ve bu dosyaları kendi tabirleri ile bir temizliğe tabi tutuyor. Bu “temizlik” neticesinde Google header dosyaları içinde yer alan ve konusu fikri mülkiyete dahil olabilecek -dolayısı ile GPL lisanslı – tüm içeriği temizliyor ve geri kalan dosyaları bir kitaplık haline getirip Bionic ismiyle BSD lisansı ile yayınlıyor.
Bu temizleme betiği tüm header dosyalarını dolaşıp Android platformunda kullanılmayacak tüm tanımlama ve fonksiyonları, aynı zamanda header’lar içinde yer alan tüm yorumları, lisans bilgilerini siliyor. Bununla birlikte Android’in kullandığı tanımlamaları ve header dosyası içinde yer alan bazı makro ve fonksiyonlara ise dokunmuyor.
Lisans ihlali mi?
Bir fikri ürünün – örneğin yazılım- korunması ve eser sayılması için taşıması gereken temel özelliklerden birisi onu meydana getiren insanın özelliğini -kanun terimi ile hususiyetini- taşıması. Bu yüzden herhangi bir fikri çaba sarfedilmeden ortaya çıkan ürünler eğer onu meydana getirenin özelliğini taşımıyorsa eser sayılmazlar.
İşte bu noktada GPL ile lisanslanmış bir yazılımın, BSD ile yayınlanabileceğini ve bunun bir lisans ihlaline yol açmayacağını iki temel nedene dayandırılıyor. Tabi hemen bu söylenenlerin Google’ın resmi görüşü olmadığı sadece meraklı hukukçuların düşüncüleri olduğunu söyleyelim
Bunlardan ilki Google’ın temizlik betikleri ile hususiyet gösteren ve dolayısı ile eser olan bütün kodun, yorumların header dosyalarından çıkarması. Bu sayede geri kalan parçanın herhangi bir hususiyet göstermeyeceği ve bu yüzden lisanslanamayacağı düşüncesi.
İkincisi ise Amerika da konu ile ilgili daha önce verilmiş mahkeme kararları doğrultusunda oluşturulan bir kanı. 1992, 93 ve 2004 yıllarında farklı konularda verilen kararlar bu düşüncenin temelini oluşturuyor. En yeni karar olan 2004 kararında Lexmark yazıcılar için OEM kartuş üreten bir firma ürettiği kartuşlarda Lexmark’ın kartuş yetkilendirme kodunu -kartuşun orijinal olup olmadığını yazıcıya söyleyen 55 byte uzunluğunda kod- aynen kopyalamış ve kendi kartuşlarında kullanmıştı. Lexmark telif hakkı ihlali gerekçesi ile açtığı dava açmış ve dava kartuş üreticisi lehine sonuçlanmıştı.
Mahkeme temel olarak, üretilen bir kartuşun yazıcı ile çalışması için gerekli arayüzün oluşturulabilmesi için tek bir yol varsa bu yolun kullanılması için gerekli yazılımın kopyalanmasının adil kullanım olacağını ve telif ihlali yaratmayacağı kararını vermişti. Bu karar 1993 yılında ünlü -kime göre neye göre- Atari vs Nintendo davasında da benzer bir şekilde çıkmıştı.
Bu noktada Linux çekirdeği ile arayüz oluşturulması için mümkün olan tek yolun bu dosyaların kullanılması olduğu düşüncesiyle bu dosyaların GPL’e aykırı bir şekilde kopyalanması ve dağıtılmasının adil kullanım olacağı iddiası ortaya atılabilir.
İşte iş bu noktada benim diyecek yazılım uzmanı avukatı zorlayacak o güzel noktaya geliyor. Burada olası bir lisans ihlali söz konusu mu yoksa değil mi?
Aslında bionic’in her satırının tek tek incelenerek bu dosyalarda konusu fikri mülkiyete ait bazı kod parçalarının olup olmadığını incelemek gerekiyor. Özellikle bazı dosyalarda performansı arttırmak için header dosyalarında yer alan makroların korunması bana göre dosyalarda hala onu oluşturan kişinin hususiyetinin korunduğunun göstergesi.
Daha önemlisi ise tek tek dosya bazında incelemek yerine genel olarak yapılacak bir inceleme. Günümüzde artık sunduğunuz API’nın yazılımınızın ve hatta şirketinizin bir değeri haline geldiğini ve çoğu şirketin özel API’lerini korumak için önlem aldığını düşünecek olursak genel olarak tüm header dosyalarının oluşturduğu API’nın bir eser değeri taşımadığını söylemek çok doğru olmayacaktır.
GPL’in etrafından dolaşmak aslında herkes için son derece tehlikeli sonuçlar oluşturuyor. Bu sonuçlardan ilki isteyen birinin bionic kitaplığında yer alan tanımlamaları gerçekleyen bir yazılım geliştirmesi halinde Android’de yer alan çekirdeğin kapalı kaynak kodlu bir eşini oluşturması mümkün. Bu son derece teorik bir hikaye gibi görünse de pazarın büyüklüğünü düşünürsek neden olmasın dedirtecek bir durum.
İkinci tehlike elbette GPL ve onun kapsama alanı. GPL ile bu detayda oynamak onu workaround etmek için çeşitli yöntemler aramak bana kalırsa gelecekte özgür yazılım açısından gelecekte sıkıntılar doğurabilir.
Üçüncü tehlike ise elbette Android geliştiricileri için. Her ne kadar Google Bionic’i onlara korumak için üretmiş olsa bile bir gün Bionic’in GPL’i ihlal ettiği kanısına varılır ve doğal olarak Bionic GPL olmak durumunda kalırsa şu ana kadar Bionic’i kullanan tüm yazılımlar GPL olmak zorunda kalacak.
LKML listelerini takip edenler çekirdeğe yapılan sistem çağrılarının ve bu çağrıları yapan yazılımın GPL olması gerekmediğini bilirler fakat burada bu çağrıları yapan kitaplığın GPL olması durumunda bu kitaplığı kullanan yazılım GPL olmak durumunda kalacaktır.
Google şu anda belki yukarıda bahsettiğim belki başka nedenlere dayanarak “temiz” Boinc dosyalarının GPL olması gerekmediğine yönelik bir kumar oynamış durumda. Bu kumarın sonucu hepimiz için sürpriz sonuçlara yol açacak. Özellikle Oracle vs Google davasında mahkeme Oracle’ın Java API’sinin genel bir eser olarak korunabileceğine hükmederse benzer bir sonucu olası bir FSF vs Google davasında görebiliriz.
12 November 2011 @ 08:32 PM
November 08, 2011
Merhabalar,
Uzun bir süredir yoğunluktan+üşengeçlikten yazı yazmadım.
Geçenlerde bölüm hesabıma Drupal 7.9′u kurdum. Uğraştım, kurcaladım… Daha sonra silmek istedim. Gittim public_html dizinindeyken dedim ki:
Bu bana güzel(!) bir hatayla döndü:
1
| rm: cannot remove directory `sites/default/files/styles': Permission denied |
Apache owner’lığı benden aldığı için herhangi bir işlem yapamıyordum:
1
2
3
4
5
6
7
| ~/public_html/sites/default/files > getfacl styles/
# file: styles
# owner: apache
# group: apache
user::rwx
group::rwx
other::r-x |
Makinada root olmadığımdan chown, chmod, setfacl komutları tabi ki “Access denied.” olarak bana geri döndü. Yine apache ye sildirmem ya da sistem yöneticimize mail atmam gerekiyordu :)
Bu sorunu aşmak için şu yolu izledim:
PhpShell adında güzel bir proje var. Bu php scripti bize terminal komutlarını çalıştırmamıza yarayacak. public_html altında phpshell klasörünün içine dosyaları kopyalayıp web browserdan phpshell.php yi çağırdığımızda bize bash’i sunacak.
1
2
3
4
5
| cd ~
wget http://downloads.sourceforge.net/project/phpshell/phpshell/2.2/phpshell-2.2.tar.gz
tar xvzf phpshell-2.2.tar.gz
mkdir public_html/phpshell
cp -R phpshell-2.2/* public_html/phpshell/ |
Şimdi kendimize bir kullanıcı yaratmamız lazım, güvenlik açığı oluşturmamak için default bir account koymamışlar. config.php dosyasını vim, emacs, nano vb. bir editörle açıp [users] satırının altına:
kullaniciadi = “sifre”
Şeklinde basitçe oluşturmanız yeterli. PhpShell aliases desteği var, ayrıca pwhash.php ile kendinize şifre generate ettirebilirsiniz (Şifrenizde : karakteri kullanmayın, ayrılmış karakter). Daha sonra web browserınızdan www.labadaluba.com/phpshell/phpshell.php adresine gittiğinizde az önce yazdığınız kullanıcı adı ve şifreyi kullanarak login olursunuz. Bundan sonrası size kalmış, ister setfacl ile izinleri değiştirin, isterseniz benim gibi “rm -rf” ile dizini uçurun :)
08 November 2011 @ 08:22 PM